Mustafa Kemal Atatürk’ün Hayatı

          Mustafa Kemal Atatürk,1881 yılında Selânik’te doÄŸdu. Babası Ali Rıza Efendi, annesi Zübeyde Hanım’dır. Ali Rıza Efendi Selânik yerlilerindendi. Uzak dedeleri Vidin’den ayrılarak Serez’de yerleÅŸmiÅŸler, oradan da Selânik’e gelmiÅŸlerdi. A1i Rıza Efendi, hayatının ilk devirlerinde gümrük memurluÄŸu yapmış, daha sonraları memuriyeti terkederek kereste ticareti ile meÅŸgul olmuÅŸtu. Atatürk’ün annesi Zübeyde Hanım da Selânik yakınlannda Langaza adı verilen kasabada yerleÅŸmiÅŸ eski bir Türk ailesine mensuptu. Bu aile, soy olarak Anadolu’dan Rumeli’ye geçmiÅŸ yörüklerdendi ve ‘Varyemez oÄŸulları’ olarak tanınıyorlardı. Bu ailenin Langaza’da büyük çiftlikleri vardı; tarım yanında hayvancılıkla meÅŸgul idiler. 1871 yılında Zübeyde Hanım ile evlenen Ali Rıza Efendi’nin henüz elli yaÅŸlarında iken 1888 yılında ölmesi üzerine, yedi-sekiz yaÅŸlarında yetim kalan küçük Mustafa’nın büyütülmesi ve yetiÅŸtirilmesi görevi, büyük Türk kadını Zübeyde Hanım’a düştü.

          Küçük Mustafa, ilk öğrenimine bir süre annesinin arzusuna uyarak Hafız Mehmet Efendi’nin mahalle mektebinde devam etti; fakat çok geçmeden babasının isteÄŸi ile Selânik’te çaÄŸdaÅŸ eÄŸitim yapan Åžemsi Efendi Mektebi’ne geçti ve ilkokulu burada bitirdi. Åžemsi Efendi, yeni öğrencisinin yeteneklerini ve zekâsını takdir ettiÄŸinden, küçük Mustafa’nın kendi okulunda bulunmasından son derece memnundu. Küçük Mustafa, bu okulda okurken babası öldü. Bu sıralarda isimleri Makbule ve Naciye olmak üzere kendisinden küçük iki kız kardeÅŸi bulunuyordu. Babaları öldüğü zaman küçük Mustafa yedi, Makbule bir yaşını henüz doldurmuÅŸtu; Naciye ise kırk günlüktü. Bu en küçük kardeÅŸleri genç kız iken Selânik’te öldü.

          Ali Rıza Efendi’nin ölümü üzerine, Zübeyde Hanım üç çocuÄŸu ile bir süre Selânik yakınlarındaki Rapla çiftliÄŸinde subaşılık yapan kardeÅŸi Hüseyin Efendi’nin yanına yerleÅŸti. Çiftlik hayatı nederiyle küçük Mustafa’nın öğrenimi ister istemez bir süre aksamıştı. Fakat çok geçmeden Selânik’e dönerek halasının yanında, bıraktığı yerden öğrenimine devam etti.

          Küçük Mustafa, Åžemsi Efendi İlkokulu’ndan sonra bir süre Selânik Mülkiye Rüştiyesi’ne devam etti ise de Kaymak Hafız adlı Arapça öğretmeninin kendisine haksız yere sopa ile vurması üzerine bu okuldan ayrıldı ve 1893 yılında kendi kararı ile Askerî Rüştiye’ye müracaat ederek öğrenimine burada devam etti. Yazları, dayısı Hüseyin Efendi’nin yanına gider, okul zamanına kadar çiftlikte kalırdı. Mustafa bu okulu gerçekten sevmiÅŸti. ArkadaÅŸları arasında zekâsı ve üstün yetenekleri ile kısa zamanda kendisini gösterdi ve öğretmenlerinin sevgisini kazandı; öğretmenleri neredeyse kendisine bir arkadaÅŸ muamelesi yapma gereÄŸini hissetmiÅŸlerdi.

          Bu okulda matematik öğretmenliÄŸi yapan Yüzbaşı Mustafa Efendi, genç öğrencisinin yetenekleri ve zekâsı karşısında sınıftaki diÄŸer Mustafa’larla aralarındaki farkı belirtmek üzere öğrencisinin adının sonuna “Kemal” ismini ilâve etti. Artık genç öğrenci Mustafa Kemal olmuÅŸtu.

          Mustafa Kemal, Selânik Askerî Rüştiyesi’ni bitirdikten sonra 1896 yılında Manastır Askerî İdadisi’ne girdi. Burada Ömer Naci i1e arkadaÅŸlık etti. İlerde ünlü bir hatip olarak tanınacak olan bu kiÅŸi, Mustafa Kemal’in hitabet ve edebiyat sevgisinde etkin rol oynadı. Yakın arkadaÅŸlanndan biri olacak olan Ali Fethi (Okyar) de bu okulda öğrenci idi. Genç Mustafa Kemal, askerî öğreniminin yanısıra yabancı dil öğrenimini de ihmal etmiyor; yazları izinli olarak Selânik’e döndüğü zaman Fransızca dersleri alıyordu.

          Genç Mustafa Kemal, Manastır Askerî İdadisi’ni de baÅŸarı ile bitirerek 13 Mart 1899 tarihinde İstanbul’da Harp Okulu’na girdi. 3 senelik baÅŸarılı bir Harbiye öğreniminden sonra 10 Åžubat 1902′de bu okulu TeÄŸmen rütbesiyle bitirdi ve öğrenimine Harp Akademisi’nde devam etti.1903 yılında ÜsteÄŸmen olmuÅŸtu.11 Ocak 1905 tarihinde de Kurmay Yüzbaşı rütbesiyle Harp Akademisi’nden mezun oldu. Harp Okulu’nda ve Harp Akademisi’nde de zekâsı, yetenekleri ve üstün kiÅŸiliÄŸi ile kendisini arkadaÅŸlarına ve hocalarına tanıtmış, onların içten sevgi ve saygısını kazanmıştı. Askerlik derslerine büyük ilgisi yanında matematiÄŸe, edebiyata ve güzel söz söylemeye karşı da merakı ve eÄŸilimi vardı. Harbiye’de ve Harp Akademisi’nde, memleket ve millet davaları ile ilgilenmesi, düşüncelerini cesaretle ifadeden çekinmemesi sebebiyle aydın ve inkılâpçı bir subay olarak tanınmıştı. Devir istibdat idaresi idi ve bu davranışları aleyhine olabilirdi; ancak çevresince gerçekten çok seviliÅŸi, düşüncelerinde samimi oluÅŸu, onun herhangi bir tertibe kurban gitmesini önlemiÅŸti. Bununla beraber Harp Akademisi’nden mezuniyetini izleyen günlerde istibdat ve padiÅŸahlık rejimi aleyhindeki düşünceleri ve durumu, şüphe çekerek birkaç ay İstanbul’da tutuklu kaldı; sonra bir nevi sürgün olarak vazife ile 5 Åžubat 1905 tarihinde Suriye bölgesine, Åžam’a atandı.

          Åžam’da 5. Ordu’nun emrinde kaldığı üç yıl içinde Suriye’nin hemen her yerini görevle dolaÅŸmış, memleket idaresindeki aksaklıkları, ordunun eÄŸitim ve öğretimindeki eksiklikleri daha da yakından görmüştü. Mustafa Kemal, burada 1906 yılı Ekim ayı içinde güvendiÄŸi bazı arkadaÅŸlarıyla gizli olarak “Vatan ve Hürriyet Cemiyeti”ni kurdu. Bu arkadaÅŸlarıyla beraber Beyrut, Yafa ve Kudüs’te de kurdukları cemiyeti geniÅŸletti. Bir ara gizli olarak Mısır ve Yunanistan yoluyla Selânik’e geçerek burada da “Vatan ve Hürriyet Cemiyeti”nin bir ÅŸubesini açtı ve tekrar Åžam’a döndü. Åžam’dan uzaklaşışı hükûmetçe duyuldu ise de âmirleri kendisini koruduÄŸundan bir ceza yoluna gidilmedi. Bir süre daha Åžam’da kaldı. Bu sıralarda 20 Haziran 1907 tarihinde KolaÄŸası (kıdemli yüzbaşı) oldu ve Åžam’daki Ordunun Kurmay BaÅŸkanlığında bir göreve getirildi. Mustafa Kemal 13 Ekim 1907′de merkezi Manastır’da bulunan 3. Ordu Karargâhına atandı. Bu Karargâhın Selânik’teki ÅŸubesinde çalışmak üzere Selânik e geldi. Bu sıralarda Selânik’teki “Vatan ve Hürriyet Cemiyeti” üyelerini de içine almış olan ittihat ve Terakki Cemiyeti” faaliyet halinde idi. Mustafa Kemal de Selânik’e geliÅŸini takiben bu cemiyete dahil olarak hizmet görmeye baÅŸladı. Memleketin istibdat idaresinden kurtarılması, yapılacak yenilikler onun da baÅŸ düşüncesiydi. Selânik’e geliÅŸini takiben kısa bir süre sonra 22 Hazıran 1908 de Üsküp-Selânik arasındaki demiryolu müfettiÅŸliÄŸi de 3. Ordu Karargâhındaki görevine ek olarak kendisine verildi.

          Bu esnada Rumeli’de büyük faaliyet gösteren “İttihat ve Terakki Cemiyeti” Abdülhamit’i,1876 Anayasasını yeniden yürürlüğe koymaya ve kapatılan Meclis-i Mebusan’ı tekrar toplantıya çağırmaya zorlamaktadır. “Ittihat ve Terakki Cemiyeti nin bu giriÅŸimleri adım adım II. MeÅŸrutiyetin ilânına uzandı.

          23 Temmuz 1908 tarihinde İkinci MeÅŸrutiyet ilân edildiÄŸi zaman Mustafa Kemal, KolaÄŸası rütbesiyle Selânik’te askerî görevini sürdürmekte, bir yandan da “İttihat ve Terakki Cemiyeti” içinde çalışarak İstanbul’daki siyasi geliÅŸmeleri yakından izlemektedir. O, II. MeÅŸrutiyet gibi büyük bir inkılâbı takiben yapılanları kâfi görmüyor; bu fırsattan yararlanılarak memlekette daha büyük ve daha köklü deÄŸiÅŸikliklerin gerçekleÅŸtirilmesi gereÄŸine inanıyordu.Fakat kendisinin görüşleri “İttihat ve Terakki Cemiyeti ileri gelenlerinin görüş ve düşüncelerine uymadı. Buna raÄŸmen fikirleriyle zamanın söz sahibi kiÅŸilerini uyarmaktan da çekinmiyordu.

          II. MeÅŸrutiyet’in ilânı üzerinden henüz bir sene geçmemiÅŸti ki İstanbul’da 13 Nisan 1909′da bu harekete karşı, gerici çevrelerce desteklenen büyük bir isyan geliÅŸti. Mustafa Kemal, 31 Mart Vak’ası olarak bilinen bu isyanı bastırmak üzere Rumeli de oluÅŸturulan Hareket Ordusu’nun Kurmay BaÅŸkanlığına getirildi ve bu ordu ile 19 Nisan 1909 tarihinde İstanbul’a geldi. Hareket Ordusu’nun gerek yolda gerekse İstanbul’daki sevk ve idaresinde Kurmay BaÅŸkanı olarak önemli hizmetler gördü. Hareket Ordusu’nun İstânbul’a girdiÄŸi gün halka hitaben yayımlanan beyannameyi kendisi yazmıştı. Hareket Ordusu’nun duruma hakim oluÅŸundan sonra Abdülhamit tahttan indirildi, yerine Sultan ReÅŸat getirildi. Mustafa Kemal, bu gerici olayın bastırılmasından sonra İstanbul’da çok kalmayarak 16 Mayıs 1909′da tekrar Selânik’e döndü. Bu sıralarda Selânik ve çevresinde yapılan mânevralarda, tatbikatlarda düşünce ve görüşlerini cesaretle savunuyor; bu ise bazı üstlerinin dikkatini çekerken bazılarının da tahammülsüzlüğüne sebep oluyordu. Kendisi, bir yandan da askerî eÄŸitim konuları üzerinde telif ve tercüme eserler hazırlıyordu.

          O, II. MeÅŸrutiyet’i takiben Ordu’nun “İttihat ve Terakki Cemiyeti” ile sıkı alâkasının ve siyasete karışmasının tehlikelerini sezinlemeye baÅŸlamış, bu görüşlerini 22 Eylül 1909′da Selânik’te toplanan “İttihat ve Terakki Bûyük Kongresi”nde açıkça dile getirmiÅŸti. Fâkat Cemiyetin önde gelenleri onun bu görüşlerini paylaÅŸmadılar. Mustafa Kemal de kendisini Cemiyetten uzak tutarak doÄŸrudan doÄŸruya askeri vazifesine verdi. “İttihat ve Terakki Cemiyeti” ile anlaÅŸmazlığı ve aralarının açılması böyle baÅŸladı.

          Mustafa Kemal, Selânik’teki görevini baÅŸarı i1e yürütürken 1910 yılı Eylül ayında Pik2ırdi manevralarını izleme amacıyla Fransa’ya gönderildi. Burada Fransız Ordusunu ve komutanlarını yakından tanıdı. Selânik’e dönüşünden kısa süre sonra 1911 Mart’ında Arnavutluk’ta bir isyan çıktı. Bu isyanı bastırmak üzere düzenlenen harekâtta Harbiye Nazırı Mahmut Åževket PaÅŸa’nın yanında görev aldı.

          Mustafa Kemal, 15 Ocak 1911′de 3. Ordu Karargâhındaki görevinden alınarak evvelâ 5. Kolordu Karargâhında, daha sonra yine Selânik’te bulunan 38. Piyade Alayı’nda görevlendirildi. Bu atamadan amaç, kendisine kıta hizmeti gördürerek onu baÅŸarısızlığa sürüklemek; bu suretle ÅŸevk ve hevesini bir ölçüde kırmak idi. Ama O, bu görevde de büyük baÅŸarılar gösterdi; eskiden olduÄŸu gibi yine kumandanlarının, arkadaÅŸlarının sevgi ve saygısını kazandı. Selânik garnizonundaki subaylar gittikçe onun etrafında toplanıyorlardı. Bu durum 3. Ordu MüfettiÅŸliÄŸinin hoÅŸuna gitmedi. Onu Selânik’teki vazifesinden ayırarak 27 Eylül 1911 tarihinde İstanbul’da Genelkurmay BaÅŸkanlığında bir göreve tayin ettiler. Mustafa Kemal bu atama üzerine İstanbul’a gelerek bir süre Genelkurmay BaÅŸkanlığında çalıştı.

          5 Ekim 1911′de İtalyanlar Trablusgarp’a hücum ederek istilâ hareketlerine baÅŸlamışlardı. Mustafa Kemal, bu bölgede görev almak üzere 15 Ekim 1911′de İstanbul’dan ayrıldı. Trablusgarp’a geliÅŸini takiben bir süre Tobruk ve Derne Bölgelerinde gönüllü mahalli kuvvetlerin başında bulundu.12 Mart 1912 de Derne Komutanlığına getirildi. Bu sıralarda 27 Kasim 1911 tarihinde binbaşılığa terfi etti.

ataturk3.jpg

          1912 yılı Ekiminde Balkan Harbi baÅŸlamıştı. Mustafa Kemal, 24 Ekim 1912′de Trablusgarp’tan hareket ederek İstanbul’a geldi. 21 Kasım 1912′de Gelibolu’da bulunan Bahr-i Sefîd (Akdeniz) BoÄŸazı Kuvay-ı Mürettebesi Komutanlığı Harekât Åžubesi Müdürlüğüne atandı. Bu atama üzerine Gelibolu ya geldi. Olaylar süratle geliÅŸmiÅŸ, baba memleketi Selânik düşmüş, Bulgar Ordusu ilerleyerek Çatalca’ya kadar gelmiÅŸti. Bu elim vaziyet kendisini çok üzdü. Bu cephede bir süre sonra Bolayır Kolordusu Kurmay BaÅŸkanlığına getirildi. Bu görevde iken Dimetoka ve Edirne’nin düşmandan geri alınışında büyük hizmetleri gördü.

          Mustafa Kemal, Balkan Harbinden sonra, 27 Ekim 1913 tarihinde Sofya AtaÅŸemiliterliÄŸine atandı.11 Ocak 1914 tarihinden itibaren Belgrat ve Çetine AtaÅŸemiliterliklerini yürütme görevi de kendisine verildi. Sofya AtaÅŸemiliterliÄŸine atandığı günlerde yakın arkadaşı Ali Fethi (Okyar) de Sofya ElçiliÄŸine atanmıştı. Mustafa Kemal Sofya AtaÅŸemiliterliÄŸi esnasında 1 Mart 1914 tarihinde yarbaylığa terfi etti.1915 yılı Ocak sonlarına kadar Sofya’da kaldı.

          Bu sıralarda 1 AÄŸustos 1914′te Almanya’nın Rusya’ya harp ilanı ile I. Dünya Savaşı baÅŸlamıştı. Mustafa Kema1 geliÅŸen siyasi ve askeri olayları büyük bir dikkatle izlemekte; bir taraftan da görüş ve düşüncelerini Harbiye Nezaretine bildirmekte idi. Ona göre katılma zorunlu hale gelmedikçe Osmanlı Devleti bu büyük savaşın dışında kalmalıydı. Ancak olayların süratle geliÅŸmesi 29 Ekim 1914′te Osmanlı Devletini de ister istemez İttifak Devletleri yanında harbe girmek mecburiyetinde bıraktı. Mustafa Kema1 bu geliÅŸmeler üzerine BaÅŸkumandanlıktan kendisine faal bir hizmet istedi ise de uzun süre bu isteÄŸi yerine getirilmedi. Nihayet ısrarı üzerine, kendisini 20 Ocak 1915 tarihinde, TekirdaÄŸ’da teÅŸkil edilecek 19. Tümen Komutanlığına tayin ettiler. Mustafa Kemal, bu tayin üzerine Sofya dan ayrılarak İstanbul a döndü; derhal yeni görev yerine hareket ederek Tümenini kurdu. Bu Tümen kısa süre sonra görülen lüzum üzerine 25 Åžubat 1915′te TekirdaÄŸ’dan Maydos (Eceabat)’a nakledildi. Mustafa Kemal burada,19. Tümene ilâveten 9. Tümenin 2 Piyade Alayı ve bazı topçu birlikleri de emrine verilerek Maydos Mıntıkası Kumandanı olarak görev yaptı. Gelibolu Yanmadasında önemli olaylar oluyordu. İngiliz donanması 18 Mart 1915 günü Çanakkale BoÄŸazını geçmeye teÅŸebbüs etti ise de kıyı topçusunun baÅŸarılı savunması karşısında, muvaffak olamayarak ağır zayiat verdi. Donanması ile BoÄŸazı geçemeyen düşman, bu defa Gelibolu Yarımadasını çıkarma ile zorlamaya karar verdi. Olaylar bu ÅŸekilde geliÅŸirken, Genelkurmay BaÅŸkanlığı da 23 Mart 1915 tarihinde Gelibolu’da 5. Ordu kurulmasına karar vermiÅŸ, Komutanlığına da Alman Generali Liman von Sanders’i atamıştı.

          Liman von Sanders, muhtemel düşman taarruzuna karşı kuvvetlerini üç gruba ayırarak planını yapmış; Mustafa Kemal’in başında bulunduÄŸu kuvvetleri ordu ihtiyatına almıştı. Mustafa Kemal bu plan gereÄŸince 18 Nisan 1915 günü Tümeniyle Bigalı’ya geçti.

          Düşman birlikleri 25 Nisan 1915 günü Seddülbahir ve Arıburnu bölgesinden ilk çıkarma hareketine baÅŸladı. Ancak çıkarma hareketi ilk gün karşısında Mustafa Kemal’i buldu. Mustafa Kemal, çıkarmanın baÅŸladığını görür görmez, kuvvetlerini süratle Bigalı’dan Conkbayırı’na sevketmiÅŸti. Arıburnu’ndan Conkbayırı’na ilerleyen İngiliz kuvvetleri, o gün, Mustafa Kemal’in komuta ettiÄŸi 19. Tümen kuvvetlerinin taarruzu ile geri çekilmeye mecbur edildi.

          Conkbayırı taarruzunda Türk askeri görülmemiÅŸ bir inanç ve cesaretle savaşıyor, tarihin en büyük kahramanlık sahneleri sergileniyordu. Dâhi komutan, kumandanlara verdiÄŸi emre ÅŸu cümleleri de ilâve etmiÅŸti: “Ben, size taarruz emretmiyorum; ölmeyi emrediyorum! Biz ölünceye kadar geçecek zaman zarfında yerimize baÅŸka kuvvetler ve kumandanlar geçebilir!”

          25 Nisan 1915 günü baÅŸlayan çıkarma, kuvvetlerimiz tarafından kıyıya kadar itilmesine raÄŸmen düşman, 26 ve 27 Nisan 1915 günleri de çıkarma harekâtına devam etti. İlerlemek isteyen İngilizlerle yer yer ÅŸiddetli çarpışmalar oldu; ancak her taarruz Türk askerinin kahramanca savunması karşısında baÅŸarısız kaldı. Mustafa Kemal, Çanakkale Cephesindeki bu üstün baÅŸarıları üzerine 1 Haziran 1915′de Albaylığa terfi etti.

ataturk4.jpg

          Düşman, Çanakkale’de baÅŸarı saÄŸlayamamasına, ilerleme gösterememesine raÄŸmen, yeni bir çıkarma yapmada kararlıydı. Düşünülen çıkarmanın gerçekleÅŸebilmesi için, her ÅŸeyden önce ilk direnç hatlarını oluÅŸturan Arıburnu ve Seddülbahir’deki Türk kuvvetlerinin yerlerinden sökülmesi gerekiyordu. İngilizler bu amaçla 6 ve 7 AÄŸustos l9l5 günleri, takviyeli kuvvetlerle yeni bir taarruz daha denediler; düşman kuvvetleriyle, kuvvetlerimiz arasında ÅŸiddetli muharebeler oldu. Ancak, Mustafa Kemal’in aldığı önlemIer sayesinde düşmanın bu taarruzu da geliÅŸme imkânı bulamadı. Arıburnu ve Seddülbahir’deki taarruz devam ederken İngilizler 6 AÄŸustos 1919 akÅŸamı Çanakkale’nin güney kıyılarına da asker çıkararak ilerlemeye baÅŸladı. Bu suretle Anafartalar Bölgesi de ansızın kritikleÅŸti. GeliÅŸen bu buhranlı durum üzerine Liman von Sanders’in emri ile komuta deÄŸiÅŸikliÄŸi yapılarak, “Anafartalar Grubu Komutanlığı’na 8 AÄŸustos 1915 tarihinde Albay Mustafa Kemal. qetirildi. 9 AÄŸustos 1915 günü komutayı ele alan Mustata Kemal beklemeksizin aynı gün yaptığı taarruz ile ilerleyen İngiliz kuvvetlerini tekrar çıkarma yaptıkları kıyılara itti. Aynı günün akÅŸamı Conkbayırı bölgesine geçerek buradaki kuvvetleri de 10 AÄŸustos 1915 sabahı taarruza geçirdi. Böylece düşmanın ilerlemesine imkân verilmemiÅŸ; aksine tutunduÄŸu mevzilerden tamamen çıkarılarak Anafartalar bölgesine tam anlamıyla hâkim olunmuÅŸtu.

          Mustata Kemal, 25 Nisan 1915 taarruzunda olduÄŸu gibi 9 ve 10 AÄŸustos taarruzlarında da bizzat ateÅŸ hattında bulunmuÅŸ, ateÅŸ hattından emirler vermiÅŸ, bu davranışı yanındaki subay ve erler için ifadesi imkânsız cesaret kaynağı olmuÅŸtu. Conkbayırı’nda kalbini hedef alan bir kurÅŸun, cebindeki saate çarpıp geri döndüğünden mutlak bir ölümden kurtuldu. Bu muharebeler esnasında gösterdiÄŸi kahramanlık, azim ve yüksek kumanda kudreti, kendisine memleket içinde ve dışında büyük ün saÄŸladı. Artık o, “Anafartalar Kahramanı” olarak anılıyordu. Aylarca süren çıkarma ve savaÅŸlar sonucu ilerleme kaydedemeyen İngilizler; nihayet 1915 yılı Aralık sonunda müttefikleriyle beraber Çanakkale’den çekildiler. Düşmanların Çanakkale BoÄŸazı’nı geçememesi, İstanbul’un iÅŸgalini önlemiÅŸ; İngilizlerin, Marmara ve Karadeniz üzerinden müttefikleri Rusya ile baÄŸlantı kurma hayallerini söndürmüştü. Bütün bu olaylar, bir anlamda, I. Dünya Savaşının akışını da etkiliyor, dünya tarihinin yönünü deÄŸiÅŸtiriyordu. Bu savaÅŸlarda İngilizler insan, araç ve gereç yönünden Türklerden şüphesiz ki çok fazla idi; ancak onların unuttukları nokta, Türk askerinin tarihsel kahramanlığı ve bu kahramanlığı yönlendiren Mustafa Kemal faktörü idi.

          Mustafa Kemal, Çanakkale Muharebelerinin eski ÅŸiddetini kaybettiÄŸi 1915 yılının son aylarında, son bir taarruzla düşmanı tutunduÄŸu kıyılardan da sökerek onu tam maÄŸlûp duruma düşürmek görüşünde idi. Ancak bu teklifi, Ordu Komutanı Liman von Sanders tarafından, düşmanın da kıyıdan yapacağı topçu ateÅŸinin ağır zayiat verdirebileceÄŸi endiÅŸesiyle benimsenmedi. Artık bu cephede yapacak bir ÅŸey kalmamıştı. Mustafa Kemal, 10 Aralık 1915′te “Anafartalar Grubu Komutanlığı”nı, Fevzi (Çakmak) PaÅŸa’ya bırakarak izinli olarak Çanakkale den ayrıldı; İstanbul a döndü.

          Mustafa Kemal, 27 Ocak 1916′da karargâhı Edirne’de bulunan Onaltıncı Kolordu Komutanlığına atandı. Kısa süre sonra bu Kolordu’nun aynı isimle Diyarbakır’da kurulması kararı üzerine yine Kolordu Komutanı olarak 11 Mart 1916′da Diyarbakır-Bitlis-MuÅŸ Cephesine tayin edildi. Mustafa Kemal, 26 Mart 1916′da Diyarbakır’a gelerek komutayı ele aldı.1 Nisan 1916 da GeneralliÄŸe yükseltildi. Diyarbakır’a geliÅŸini takiben kısa bir hazırlıktan sonra 3 AÄŸustos 1916 sabahı emrindeki kuvvetleri Bitlis ve MuÅŸ yönünde taarruza geçirdi; Ruslarla iki tümenimiz arasında taarruz ve karşı taarruz ÅŸeklinde ÅŸiddetli çarpışmalar oldu. Nihayet 8 AÄŸustos 1916 sabahı MuÅŸ, aynı günün akÅŸamı Bitlis kuvvetle rimiz tarafından düşman iÅŸgalinden kurtarıldı. MuÅŸ; ne yazık ki 25 AÄŸustos 1916′da tekrar Rusların eline düşmüştü. Mustafa Kemal PaÅŸa, 2. Ordu Komutanlığı sırasında, 14 Mayıs 1917′de MuÅŸ’u ikinci defa Rus iÅŸgalinden kurtardı.

          Mustafa Kemal PaÅŸa, Aralık l9l6′da Ahmet İzzet PaÅŸa’nın izinli olarak bir süre İstanbul’a gitmesi üzerine vekâleten 2. Ordu Kumandanlığına tayin edildi. Karargâhı Diyarbakır’da olan bu ordunun Kurmay BaÅŸkanı Albay İsmet (İnönü) Bey’di. Büyük Kumandanın, İnönü ile yakından tanışması, emir-komuta zinciri içinde çalışması bu tarihlere rastladı. Mustafa Kemal PaÅŸa,14 Åžubat 1917′de Hicaz Kuvve-i Seferiyesi Komutanlığına atanması üzerine Åžam’a giderek Sina Cephesini teftiÅŸ etti ise de 5 Mart 1917 tarihinde Diyarbakır’da 2. Ordu’ya vekâleten komutan atandı. Tekrar Oiyarbakır’a dönen Mustafa Kemal PaÅŸa,16 Mart 1917′de asaleten 2. Ordu Komutanlığına getirildi. Fakat bu görevde de çok kalmayarak 5 Temmuz 1917 tarihinde Yıldırım Orduları Grubu Komutanlığına baÄŸlı olarak Halep’te kurulması kararlaÅŸtırılan 7. Ordu’nun başına getirildi. Bu cephenin umumî idaresi Falkenhein adlı bir Alman generaline verilmiÅŸti. Mustafa Kemal PaÅŸa,15 AÄŸustos 1917 günü Halep’e gelerek göreve baÅŸladı. Fakat bir süre sonra General Falkenhein ile aralarında askeri görüşler ve uygulanacak harekat bakımından anlaÅŸmazlık çıktı; bu anlaÅŸmazlık sonucu Mustafa Kemal PaÅŸa,1917 Ekim baÅŸlarında istifa mecburiyetinde kaldı. Kendisine tekrar Diyarbakır’daki eski görevi teklif edildi ise de kabul etmeyerek İstanbul’a geldi. 7 Kasım 1917′de Genel Karargâh’ta görevlendirildi. Ancak kısa süre sonra Veliaht Vahdettin Efendi’nin maiyetinde Alman Umumî Karargâhını ve Alman Cephelerini ziyaret etmek üzere Almanya seyahatine iÅŸtirak etti.15 Aralık 1917 – 4 Ocak 1918 arasını kapsayan bu seyahat esnasında Mustafa Kemal, Alman askeri çevrelerinde incelemeler yaparak, Alman İmparatoru II. Wilhelm ve devrin tanınmış komutanlarıyla görüştü. Onlara -hoÅŸlanmasalar da- I. Dünya Harbinin muhtemel sonuçlan hakkındaki görüşlerini açıkça ve belirgin ÅŸekilde anlatıyordu.

          Mustafa Kemal PaÅŸa, 20 gün süren Almanya seyahatinden İstanbul’a döndükten bir süre sonra böbrek rahatsızlığı nedeniyle Viyana ve Karlsbad’a giderek tedavi gördü. 13 Mayıs 1918 – 4 AÄŸustos 1918 arasını kapsayan bu seyahat dönüşü General Falkenhein’in yerine Yıldırım Ordular Grubu Komutanlığına getirilmiÅŸ olan General Liman von Sanders’in emrindeki 7. Ordu’ya AÄŸustos 1918′de tekrar komutan oldu ve 15 AÄŸustos 1918 günü Halep’e geldi. Mustafa Kemal, bu cephede İngilizlere karşı baÅŸarılı müdafaa savaÅŸları yaptı. Takviyeli İngiliz kuvvetleri karşısında, O’nun maharet ve dirayeti sayesinde, bu bölgedeki Türk Ordusu dağılmaktan kurtarılmiÅŸ; büyük bir düzen içinde Halep’e kadar çekilme baÅŸarısını göstermiÅŸti. Fakat I. Dünya Savaşı Almanya ve müttefikleri aleyhine geliÅŸiyordu. 29 Eylül 1918 tarihinde Bulgaristan savaÅŸtan çekilmiÅŸ, 4 Ekim 1918 tarihinde de Almanya mütareke istemiÅŸti. İstanbul’da Talat PaÅŸa Kabinesi istifa etmiÅŸ, yeni Kabineyi Ahmet İzzet PaÅŸa kurmuÅŸtu. Bu geliÅŸmeler karşısında Mustafa Kemal PaÅŸa yetkili makamlara, askerî ve siyasî önerilerine devam etti ise de yine kabul ettiremedi. Nihayet 30 Ekim 1918 tarihinde de Osmanlı Devleti, itilâf devletleri ile Mondros Mütarekesi’ni imzalayarak l. Dünya Savaşından çekildi.

          Mustafa Kemal PaÅŸa, Mondros Mütarekesi’nin imza edildiÄŸi günün ertesi, 31 Ekim 1918 tarihinde Yıldırım Ordular Grubu Komutanlığına getirildi ise de artık yapacak birÅŸey kalmamıştı. 7 Kasım 1918 tarihinde bu Grup Kumandanlığı’nın da PadiÅŸah iradesiyle kaldırılması üzerine Adana’dan hareketle 13 Kasım 1918 günü İstanbul’a geldi. Artık Türkiye, mütareke ÅŸartlarını yaşıyordu ve kendisi de Harbiye Nezareti emrine verilmiÅŸ bir Ordu Kumandanı idi.

          Memleket ve milletin içinde bulunduÄŸu ÅŸartlar ağır idi. Büyük bir savaÅŸ sonunda, maÄŸlup bir devlet olarak 30 Ekim 1918′de “Mondros Mütarekesi” adı verilen ÅŸartları ağır bir anlaÅŸma imzalanmış, bu anlaÅŸma ÅŸartlarına dayanılarak memleketin birçok bölgesi galip devletlerce iÅŸgal edilmiÅŸ, ordumuz dağıtılmış, bütün silâh ve cephane galip devletlerin emrine verilmiÅŸti. Osmanlı memleketleri tamamen parçalandığı gibi, Türk’ün ana yurdu, Anadolu da galip devletler arasında taksime uÄŸruyordu. İtalyanlar Antalya’ya çıkmıştı. İskenderun, Adana, Mersin, Antep, MaraÅŸ, Urfa iÅŸgal altında idi. Kars’ta İngilizler idareyi ele almıştı. Trakya iÅŸgal altında idi. Düşman donanması İstanbul sularında demirlemiÅŸti. Çanakkale ve İstanbul BoÄŸazları tutulmuÅŸtu. İstanbul ve İstanbul Hükûmeti İtilâf Devletlerinin baskı ve kontrolü altında idi. PadiÅŸah ve hükümet, düşmanlara âlet olmuÅŸ, âciz ve ÅŸaÅŸkın bir vaziyette sadece kendileri için emniyet ve kurtuluÅŸ yolu aramakta idiler. Anadolu’nun her ÅŸehrinde ecnebi subaylar dolaşıyor, İtilâf Devletleri temsilcisi sıfatıyla direktifler veriyorlardı. Yunanlılar da İzmir’i iÅŸgal hazırlıklarıyla meÅŸguldu; bu yolda büyük çaba harcıyorlar, İtilâf Devletlerini iknaya çalışıyorlardı. Nihayet 15 Mayıs 1919′da bu gayelerine eriÅŸtiler.

ataturk1.jpg

          Olayların bu ÅŸekilde geliÅŸeceÄŸini Mustafa Kemal, önceden sezinlemiÅŸti. Nitekim Mondros Mütarekesi’nden 5 gün sonra, 5 Kasım 1918′den itibaren Harbiye Nezaretinden Mondros Mütarekesi gereÄŸince ordulara terhis emirleri gelmeÄŸe baÅŸladı. Atatürk, aynı gün Adana’dan Sadrazam Ahmet İzzet PaÅŸa’ya ilk ikaz telgrafını çekti: “Ciddî olarak arzederim ki gereken tedbirleri almadıkça orduyu terhis etmeyiniz! Åžayet orduları terhis edecek ve İngilizlerin her dediÄŸine boyun eÄŸecek olursak düşman ihtiraslarının önüne geçmeÄŸe imkân kalmayacaktır. Bu, Atatürk’te, her ÅŸey bitti zannedilen bir zamanda da kurtuluÅŸ ümidinin sönmediÄŸini, pek çoklarının düştüğü yeis ve ümitsizliÄŸe asla kendisini kaptırmadığını gösterir.

          Fakat, acıdır ki Mustafa Kemal PaÅŸa tarafından yapılan bütün bu haklı itirazlar etkisiz kalır ve· ordunun terhisine sür’atle devam edilir. Çünkü genel kanaat, İtilâf Devletleri ile herhangi bir mücadeleye giremeyeceÄŸimiz, böyle bir mücadelenin aleyhimize sonuçlanacağı idi. O halde İtilâf Devletlerini gücendirmeyecek, Mondros Mütarekesi ÅŸartlarını yerine getirecektik. İstanbul Hükümetinin görüşü ve davranışı bu idi. PadiÅŸah ve hükümetini saran bu umutsuzluÄŸa raÄŸmen, milletimiz, haksız iÅŸgal ve istilâlara karşı nefsini müdafaa yolunda her çabayı gösteriyor; memleketin çeÅŸitli yörelerinde düşmanla mahalli kuvvetler arasında çarpışmalar oluyordu. DiÄŸer taraftan mütecaviz dügmana karşı koymak ve kurtuluÅŸ çareleri aramak üzere Anadolu’da yer yer milli teÅŸkilâtlar oluÅŸturuluyordu. Ancak bütün bu kuruluÅŸlar, ayrı ayn çalışmaları sebebiyle istenilen ölçüde etkili olamıyorlar, bütün memleketi kapsayan bir hareket ve birlik gösteremiyorlardı.

          Mütareke Türkiye’si, aklın alamayacağı derecede karışık bir Türkiye’dir. Bölgesel direnme hareketlerine öncülük eden Müdafaa-i Hukuk, Muhafaza-i Hukuk, Redd-i İlhak gibi cemiyetlerin yanı sıra özellikle İstanbul’da güya kurtuluÅŸ çareleri arayan yüzlerce cemiyet kurulmuÅŸtu. İngiliz Muhipleri Cemiyeti, Wilson Prensipleri Cemiyeti, Türk-Fransız Muhipleri Cemiyeti, Cemiyet-i Akvam, Müzaheret Cemiyeti bunlann baÅŸlıcalarıdır. KurtuluÅŸ çareleri deÄŸiÅŸikti. Bir kısmı İngilizlerin, bir kısmı Fransızların himayesini istiyordu, bir kısmı Amerikan mandasını öneriyordu. Bir kısım kimseler de Mondros Mütarekesi gereÄŸince padiÅŸah ve halife için hükümranlık hakkı tanınan küçük bir bölgede Osmanlı Devleti’ni sembolik olarak devam ettirme düşüncesinde idiler. Memleketin içinde bulunduÄŸu karışıklıktan istifade çareleri arayan bazı cemiyetler de vatan toprakları üzerinde millî birliÄŸi parçalayıcı faaliyetlere giriÅŸmiÅŸlerdi.

          Bu durum karşısında ciddi ve gerçek karar ne olabilirdi.Tarih kültürü çok geniÅŸ olan ve tarihten sonuç çıkarmasını çok iyi bilen Atatürk, gerçek kararı sezmekte gecikmedi. Bu vaziyet karşısında bir tek karar vardı. O da milli egemenliÄŸe dayanan, kayıtsız ÅŸartsız bağımsız yeni bir Türk Devleti kurmak idi. Atatürk’e göre önemli olan “Türk milleti’nin haysiyetli ve ÅŸerefli bir millet olarak yaÅŸamasıydı. Ne kadar zengin ve refah içinde olursa olsun, istiklâlden mahrum bir millet, medeni insanlık karşısında uÅŸak olmak mevkiinden yüksek bir muameleye lâyık görülemezdi. Yabancı bir milletin himaye ve efendiliÄŸini kabul etmek, insanlık vasıflarından yoksunluÄŸu, acizlik ve miskinliÄŸi itiraftan baÅŸka birÅŸey deÄŸildi. Halbuki Türk’ün haysiyet ve gururu çok yüksek ve büyüktü. Böyle bir millet esir yaÅŸamaktansa mahvolsun daha iyiydi. Öyleyse Milli Mücadele’nin parolası “Ya istiklâl ya ölüm!” olacaktı.

          Artık Anadolu’ya geçerek Millî Mücadele bayrağını açmak gerekiyordu. İşte bu sıralarda, Mustafa Kemal PaÅŸa’yı İstanbul’dan uzaklaÅŸtırmak amacıyla, kendisine Dokuzuncu Ordu MüfettiÅŸliÄŸi teklif edildi. Mustafa Kemal PaÅŸa, kendisine geniÅŸ salâhiyetler tanıyan bu vazifeyi kabul etti.

          16 Mayıs 1919 günü Bandırma vapuru ile İstanbul’dan hareket eden Mustafa Kemal PaÅŸa,19 Mayıs 1919 sabahı Samsun’da Anadolu topraklarına ayak bastı. Kendisinin Anadolu’ya gönderiliÅŸ gerekçesi, “Samsun ve çevresindeki asayiÅŸsizliÄŸi yerinde görüp incelemek ve tedbir almaktan ibaretti. Hükûmete verilen İnqiliz raporlarında, bu bölgede Türklerin, Rumlara karşı gerilla hareketine giriÅŸtikleri ve bölgenin asayiÅŸini bozdukları bildirilmekte ise de durum tam tersine idi. Bu bölgede, Pontus Rum Devleti kurma amacına yönelik geniÅŸ bir Rum faaliyeti vardı. Baskı gören Rumlar deÄŸil, Türklerdi. Rum Patrikhanesinden idare edilen Mavri Mira Cemiyeti bu bölgede kurduÄŸu çeteler vasıtasıyla Türk köylerini basıyor, katliamlar yapıyor, yerli halkı yıldırmak istiyordu. Bu giriÅŸimlere karşı vatansever Türkler de mukabil çeteler oluÅŸturmuÅŸlar; bölge Rumları ile mücadeleye baÅŸlamışlardı. Bütün bu gerçeklere raÄŸmen Mustafa Kema1 PaÅŸa’ya verilen talimat gereÄŸince bölge Türklerinin direnmeleri önlenecekti. Mustafa Kemal PaÅŸa, görevi kabul için Ordu MüfettiÅŸliÄŸi sıfatı ve geniÅŸ salâhiyetler istedi. İstanbul Hükûmeti bu istekleri de kabul etti.

          Saray ve İstanbul Hükümeti, Mustafa Kemal PaÅŸa’nın bu görevi yapacağını zannetmiÅŸti. Oysaki Mustafa Kemal’in düşünceleri tamamen baÅŸka idi. Ama bu görev, kuÅŸkuları çekmeksizin Anadolu ya geçmek için deÄŸerlendirilmesi gereken bir fırsattı. Kendisine verilen yetkileri de, geri alınıncaya kadar milletin menfaatleri adına kullanmak vicdanî bir davranış idi. Esasen olayların akışı da kısa zamanda bunu ispatlayacaktı. Mustafa Kemal PaÅŸa İstanbul’dan ayrılmadan önce baÅŸta sadrazam olmak üzere kabine azalarının hemen hepsi ile ve en sonunda PadiÅŸahla görüşmüştü. Fakat bu kiÅŸilerin hiçbirinde memleketi içinde bulunduÄŸu badireden kurtaracak bir enerji, bir ümit ışığı görmemiÅŸ, görememiÅŸti. İstanbul Hükümetinin ve PadiÅŸahın davranışlarında İtilâf Devletlerini gücendirmemek görüşünün ağır ezikliÄŸini hissetti. Oysaki onların kararlarına uymak deÄŸil, karşı koymak lâzımdı. İşte Anadolu’ya bu gaye ile gidiyordu. Mustafa Kemal PaÅŸa’nın İstanbul’dan ayrılırken yakın arkadaÅŸlarına söylediÄŸi ÅŸu sözler bu bakımdan büyük önem taşımaktadır: “Düşman süngüsü altında milli birlik olamaz. Ancak hür vatan topraklarında memleketin istiklâli ve milletin hürriyeti için çalışılabilir. Bu gayeyi tahakkuk ettirmek üzere Anadolu’ya gidiyorum”.

          Mustafa Kemal PaÅŸa, Anadolu’ya geçer geçmez planını uygulamaya baÅŸladı. 21 Mayıs 1919′da Kâzım Karabekir’e çekti. Telgrafta bu davranışını şöyle belirtiyordu: “Umumî durumumuzun aldığı vahim ÅŸekilden pek müteessirim. Millet ve memlekete borçlu olduÄŸum en son vicdani vazifeyi yakından müşterek çalışma ile en iyi ÅŸekilde yerine getirmek mümkün olacağı kanaati ile bu son memuriyeti kabul ettim”.

          Mustafa Kemal PaÅŸa, Samsun’a çıktıktan 2 gün sonra, 21 Mayıs 1919′da Genelkurmay BaÅŸkanlığına Samsun ve çevresindeki asayiÅŸsizliÄŸin sebeplerini açıklayan ne İstanbul Hükûmetinin ne de İtilâf Devletleri temsilcilerinin hoÅŸlanmadığı ÅŸu telgrafı çekti: “Rumlar bu bölgede, Pontus Hükümeti teÅŸkili gibi bir safsata etrafında toplanmış ve Rum çeteleri hemen kâmilen siyasi bir ÅŸekle dönüşmüştür”. 22 Mayıs 1919′da Samsun’dan Sadaret’e gönderdiÄŸi raporu da ÅŸu cümle ile noktaladı: “Millet birlik olup hâkimiyet esasını, Türklük duygusunu hedef almıştır”. Bu anlamlı ifadede Anadolu’da beliren Milli Mücadele azmini sezmemek mümkün deÄŸildir. İşte bu raporlar İstanbul’a geldikten sonradır ki İtilâf Devletleri temsilcileri İstanbul Hükümetinden sordu: “Tanınmış bir Türk generalinin Anadolu’da ne iÅŸi vardır?” Bunun üzerine İstanbul Hükûmeti, Anadolu’ya gönderdiÄŸi müfettiÅŸi geri çağırma giriÅŸimlerine baÅŸladı.

          Artık Anadolu’da baÅŸlayan Millî Mücadele,liderini bulmuÅŸ, dağınık ve bölgesel mukavemetler bir bayrak altında toplanmaya baÅŸlamıştı. Bunun ilk örneÄŸini 22 Haziran 1919′da Mustafa Kemal imzasıyla Amasya’dan bütün memlekete duyurulan bir tamimde görüyoruz. Bu genelgede kutsal bir ses iÅŸitiliyordu: “Vatanın bütünlüğü, milletin istiklâli tehlikededir. Milletin istiklâlini yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır”. Bu cümleler Milli Mücadele’nin örgütlü olarak fiilen baÅŸladığının onun imzası ile bütün cihana ılânı idi. Bu genelge diÄŸer bir maddesiyle beliren millî tehlike karşısında izlenecek ilk yolu da belirtiyordu: “Her vilâyetten seçilecek milletin güvenini kazanmış delegelerle, Anadolu’nun en emin yeri olan Sivas’ta derhal bir millî kongre toplanacaktır”. Mustafa Kemal PaÅŸa, Amasya Tamimi adıyla ünlü bu genelgesini yaptıktan sonra Erzurum’a geçmek üzere 27 Haziran 1919′da halkın sevinç gösterileri arasında Sivas’a geldi. Åžehirde kaldığı 1 günlük süre içinde, Erzurum Kongresi’ni takiben Sivas’ta yapılacak Kongre için ilgililere gerekli direktifleri vererek Erzurum’a hareket etti. Atatürk, 3 Temmuz 1919 günü Erzurum’a geldi. Kendisi der ki “Benim Erzurum’a geliÅŸim, bütün milletin ateÅŸten bir çember içine alınmış olduÄŸu bir zamana tesadüf etti. Bütün millet bu çemberin içinden nasıl çıkılacağını düşünmekte idi”.15 Ilıca önlerinde Erzurumlular tarafından coÅŸkun bir ÅŸekilde karşılandığı zaman Çukurova da muhacir olarak bulunup Erzurum’a dönen ihtiyar Mevlüt AÄŸa i1e aralarında geçen konuÅŸma, bu ateÅŸten çember içinden mutlaka çıkılması gerektiÄŸi fikrini Atatürk’te daha da perçinledi. İhtiyar, fakat dinç Mevlüt AÄŸa’ya Mustafa Kemal PaÅŸa sordu: – Çukurova gibi verimli bir memleketten niye döndün? Yoksa geçinemedin mi? Mevlût AÄŸa derhal cevap verdi: – Hayır PaÅŸam, geçimimiz çok rahattı. Son günlerde iÅŸittim ki İstanbul’daki ırzıkırıklar, bizim Erzurum’u Ermenilere vereceklermiÅŸ. Geldim ki göreyim, bu namertler kimin malını kime veriyorlar?

          Bu sözler, milletle beraber, millet için çalışmak üzere Erzurum’ a gelen Mustafa Kemal PaÅŸa’yı çok duygulandırmış, gözlerini yaÅŸarmıştı.Etrafındakilere döndü ve : -”Bu milletle neler yapılmaz.

ataturk2.jpg

          Atatürk, Erzurum’a geliÅŸinden 5 gün sonra,8/9 Temmuz 1919′da “Sine-i millette bir ferd-i mücahit olarak çalışmak üzere çok sevdiÄŸi askerlik mesleÄŸinden ve görevinden istifa etti. Artık bir millet ferdi olarak, milletten kuvvet, kudret ve ilham alarak tarihi vazifesine devam ediyordu.

          Askerlikten istifasını takiben Erzurumluların isteÄŸi üzerine Vilâyat-ı Åžarkiye Müdafaa-i Hukuk-u Milliye Cemiyeti Erzurum ÅŸubesinin Heyet-i Faale baÅŸkanlığına getirildi. Cemiyet,o günlerde daha evvelce alınan bir karar gereÄŸince doÄŸu illerini kapsayan bir kongrenin hazırlıkları içinde idi. Mustafa Kemal’in Heyet-i Faale reisi olarak bu kongreye iÅŸtiraki mümkündü; fakat o, bu kongreye özellikle Erzurum’dan üye olarak iÅŸtirak etmek istiyordu. Ne çare ki Erzurum üyeleri evvelce seçilmiÅŸti; ama buna da Bir çözüm bulundu. Erzurum’un iki deÄŸerli evlâdı, Kâzım Yurdalan ve Cevat DursunoÄŸlu Erzurum üyeliÄŸinden istifa etmek suretiyle yerlerini Mustafa Kemal ve Rauf Bey’e bıraktılar. Bu suretle Mustafa Kemal PaÅŸa’nın kongreye giriÅŸi meÅŸruluk kazandı.

          Erzurum Kongresi,23 Temmuz 1919′da tek katlı bir ilkokul salonunda 62 delegenin iÅŸtirakiyle toplanmıştı. Kongre bir kurucu meclis gibi çalışarak 14 gün devam etti ve 7 AÄŸustos 1919 da çalışmalarına son verdi. Kongreyi geçici baÅŸkan olarak Erzurum delegelerinden Hoca Raif Efendi açmış, delegelerin isim okunarak yoklaması yapıldıktan sonra baÅŸkanlık seçimine geçilmiÅŸti. Yapılan oylamada Mustafa Kemal PaÅŸa baÅŸkan seçildi.

          Millî Mücadele’ye bayrak olan bir kongrenin Erzurum’da toplanışı bir tesadüfün eseri deÄŸildi; Mondros Mütarekesi’nden sonra müdafaa ÅŸuurunun en keskin bir ÅŸekilde meydana çıktığı bölgelerden biri Erzurum idi. Zira Mütareke hükümlerine göre asırlarca ÅŸehit kanıyla sulanmış Erzurum topraklarını da içine almak üzere bir Ermenistan kurulması isteniyordu. Bu durum, bölgedeki millî birlik ve mukavemet ÅŸuurunu daha da bileyledi. Keza Kongre’ye DoÄŸu Karadeniz il ve kasabalarını temsil etmek üzere 17 delege ile iÅŸtirak eden Trabzon’da da Pontus tehlikesi vardı. Bölge Rumları, Mondros Mütarekesi’nden faydalanarak DoÄŸu Karadenız ÅŸehirlerini kapsayacak bir Pontus Rum Devleti kurma hayali içindeydiler. Bu bakımdan DoÄŸu Anadolu ÅŸehirleri ile tehlike müşterekti.

          Erzurum Kongresi güç ÅŸartlar altında toplanıyordu. Çünkü Kongre üyelerinin vilâyetlerce gerek seçiminde, gerekse seçilenlerin Kongre’ye gönderilmesinde büyük güçlükler çıkarılıyordu. Mülkî âmirlerin büyük kısmı, İstanbul Hükûmetinin baskısı ile delegeleri korkutuyorlar, yola çıkmalarını engelliyorlar, hatta bazı vilâyetler kesin olarak delege göndermemekte direniyorlardı. Elâzığ, Diyarbakır ve Mardin illerinden seçilen üyeler valilik baskısı sebebiyle yola çıkmaktan alıkonulmuÅŸlar, dolayısıyla Kongre’ye iÅŸtirak edememiÅŸlerdi. Bu sebeple Kongre’nin toplanabilmesi için Müdafa-i Hukuk-u Milliye Cemiyeti Erzurum ÅŸubesinin gayretleri yanında Mustafa Kemal PaÅŸa tarafından da ciddî teÅŸebbüslerde bulunmak icap etti. Vilâyetlerin herbirine açık telgraflar gönderilmekle beraber, bir taraftan da ÅŸifre telgraflarla valilere, komutanlara gerektiÄŸi ÅŸekilde tebligatta bulunuldu. Nihayet yeteri kadar temsilci getirtilip Kongre’yi toplamaya muvaffak olundu.

          İşte bu ÅŸartların oluÅŸturduÄŸu hava içinde gerçekleÅŸtirilen Erzurum Kongresi, Vilâyat-ı Åžarkiye Müdafaa-i Hukuk-u Milliye Cemiyeti Erzurum Åžubesi ile Trabzon Muhafaza-i Hukuk Cemiyeti’nin müştereken hazırladığı bir Kongre idi. O günkü mülkî taksimatta Trabzon’un kapsadığı DoÄŸu Karadeniz il ve il elerinden 17, Erzurum un kapsadığı il ve ilçelerden 25, Sivas’ın kapsadığı il ve ilçelerden 14, Bitlis’ten 4 ve Van’dan 2 delegenin iÅŸtiraki ile toplam 62 üye ile toplanmıştı. Bugünkü idarî taksimat gözönüne alındığı takdirde 30′a yakın DoÄŸu Anadolu ve DoÄŸu Karadeniz illerini ve bunların ilçelerini kapsamaktadır. Erzurum Kongresi’nin toplanışı ve çalışmalarına baÅŸlamasıyla İstanbul da Saray ve Hükûmet tarafından, Anadolu’da yükselen bu kurtuluÅŸ sesini boÄŸmak için yoÄŸun bir faaliyet baÅŸladı. Ajanslarla Mustafa Kemal’in devlete baÅŸkaldıran bir asi olduÄŸu, Erzurum Kongresi’nin kanunsuz toplandığı ilân edildi. Mustafa Kemal PaÅŸayı tutuklamak için her türlü tedbire baÅŸvuruldu. İstanbul Hükûmeti, Erzurum Kongresi’nin dağılmasını, Kongre ye katılanların yakalanarak İstanbul Divan-ı Harbine sevklerini emretti ise de millet fertlerini saran o zamanki millî hava içinde hiçbir makam bu emri yerine getirmeye teÅŸebbüs edemedi.

          İşte bu derece güç ÅŸartlar içinde gerçek bir vatan aÅŸkıyla her türlü tehlikeyi göze alarak toplanan Erzurum Kongresi Türk tarihinde önemli bir dönüm noktası oldu. Türk KurtuluÅŸ Savaşı’ nın ilk temelleri bu Kongre’de atılmış, alınan tarihî kararlar Millî Mücadele’nin temel kurallarını oluÅŸturmuÅŸtu. Erzurum Kongresi kararları ÅŸu ÅŸekilde özetlenebilir: 1- DoÄŸu illeri ile Trabzon ve Canik sancağı hiçbir sebep ve bahane ile Osmanlı topluluÄŸundan ayrılması mümkün olmayan bir bütündür.

          Bu demekti ki ne doğu illeri Ermenistan sevdasıyla, ne Karadeniz illeri Pontus hulyasıyla anavatandan ayrılamayacaktır. Bu karar, vatanı ve milleti bölmek isteyenlere karşı ilk esaslı ihtardı. 2- Her türlü yabancı işgal ve müdahalesine karşı, millet birlik olarak kendisini müdafaa ve mukavemet edecektir.

          Bu madde ile milletin, her türlü iÅŸgal ve müdahaleyi kesin olarak reddettiÄŸi, birlik halinde direneceÄŸi bildiriliyordu. Vatan topraklarına yönelik hiçbir iÅŸgal ve müdahale, karşılıksız kalmayacaktı. Millet iÅŸgal ve istilâyı birlik halinde püskürtmeye kararlıydı. 3- Vatanın ve istiklâlin muhafaza ve teminine İstanbul Hükûmeti muktedir olamadığı takdirde, gayeyi temin için Anadolu’da geçici bir hükûmet kurulacaktır.

          İstanbul Hükûmetinin hali ve tutumu belliydi; güçsüz ve beceriksizdi. Memleketi Mondros Mütarekesi ile kayıtsız şartsız galip devletlere teslim etmişti. Ülkeyi uçurumun kenarından ancak ve ancak millî iradeye dayanan bir hükûmet kurtarabilirdi; bu mutlaka gerçekleştirilecekti. Esasen Erzurum Kongresi bu amaca yönelik ilk adımdı. 4- Kuva- i Milliyeyi amil ve irade-i mılliyeyi hâkim kılmak esastır.

          Kuva-yi Milliyeden kasdedilen millî kuvvetler, milletin bağrından çıkacak millî bir ordu idi. Bu ordu, milletin kutsal gayesi uğrunda Milletin arzu ve eğilimleri yönünde mutlaka zafere ulaşacaktı. Milli iradeyi hakim kılmak aynı zamanda demokratik bir esastı. Bu esasta Cumhuriyet rejiminin ilk kıvılcımlarını sezmemek mümkün değildi. 5- Hıristiyan azınlıklara siyasî hakimiyet ve sosyal dengemizi bozan imtiyazlar verilemez.

          Memleketteki azınlıklar yer yer siyasî egemenlik davasına kalkışmıştı. Memleket bütünlüğünü bozucu, vatanı parçalayıcı bu gibi davranışlara imkân verilmeyecekti. Azınlıklara sosyal dengemizi bozan ekonomik, hukuksal ve kültürel -her ne çeşit olursa olsun- ayrıcalıklar ve üstünlükler tanınmayacaktı. 6- Manda ve himaye kabul olunamaz.

          Türk milleti her ÅŸeyi göze alarak istiklâli için silâha sarılmıştı. Hiç kimseden lûtuf ve yardım beklemiyordu; yabancı devletlerden merhamet istemiyordu. Her ne pahasına olursa olsun istiklâl mutlaka gerçekleÅŸecekti. Parola “Ya istiklâl ya ölüm” idi. 7- Millı Meclis’in derhal toplanmasına ve hükûmet iÅŸlerinin meclisin denetimi altında yürütülmesine çalışılacaktır.

          İşgal devletlerinin baskısı ve Padişah fermanı ile kapatılmış olan Millet Meclisi derhal toplanmalı, hıikûmetin millet ve memleketin mukadderatı ile ilgili vereceği her türlü karar böyle bir meclisin denetiminden geçirilmeliydi. Hükûmet kararları ancak bu şekilde meşruluk kazanacaktı. 8- Milletimiz insanî ve asrî gayeleri tebcil, fennî, sınaî ve iktisadî hal ve ihtiyacımızı takdir eder.

          Bu cümle ile Türk milletinin yeniliklere açık ruhu belirtiliyordu. Denilmek isteniyordır ki Türk milleti insanî ve uygar amaçların deÄŸerini bilen ve kavrayan bir millettir. Nitekim Atatürk milletin çehresini deÄŸiÅŸtiren büyük inkılâplara baÅŸladığı zaman “yaptığımız ve yapmakta olduÄŸumuz inkılâpların gayesi, milletimizi her bakımdan uygar bir toplum haline getirmektir. İnkılâplarmızın temel kuralı budur”, diyecekti. Kararda geçen “Milletimiz fennî. sınaî ve iktisadî hal ve ihtiyacımızı takdir eder” ifadesinde de harap bir memleketi bayındır hale getirmek için gelecekte gerçekleÅŸtirilecek kalkınma hamlelerine iÅŸaret edilmekte idi.

          Erzurum Kongresi, memleketin bütününü ilgilendiren bu tarihî kararlarıyla bölgesel bir kongre olmaktan çıkmış, kendisinden sonra geliÅŸecek tüm olayları büyük ölçüde etkilemiÅŸti. Zira Sivas Kongresi kararları, Erzurum Kongresi kararlarına dayandı. Misak-ı Millî’nin esasında Erzurum Kongresi kararları yer aldı. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin toplanış ve açılış gerekçesi Erzurum Kongresi kararlarına oturtuldu. Mudanya ve Lozan antlaÅŸmalarının bağımsızlığı savunan ruhu; ilhamını Erzurum Kongresi kararlarından aldı. Cumhuriyet rejiminin ruhu, irade-i milliyeyi hâkim kılmak esasında toplandı. Ve nihayet “Milletimiz insanî ve asrî gayeleri tebcil eder” cümlesiyle Atatürk inkılâplarının ilk kıvılcımları Erzurum Kongresi’nde parıldadı.

          Sonuçları bakımından bu derece önem taşıyan Erzurum Kongresi için Mustafa Kemal PaÅŸa, kapanış konuÅŸmasında “Tarih, bu Kongremizi şüphesiz ender ve büyük bir eser olarak kaydedecektir” ifadesini kullandı.

          Erzurum Kongresi, 7 AÄŸustos 1919 günü -kendisi adına bü- tün yetkileri kullanacak- 9 kiÅŸilik bir Heyet-i Temsiliye seçerek çalışmalarına son verdi. Åžimdi Heyet-i Temsiliye’yi ve onun baÅŸkanını büyük bir görev bekliyordu. Erzurum Kongresi’nde parlayan kıvılcımı söndürmemek, Sivas’ta onu meÅŸ’ale haline getirerek millî kurtuluÅŸa daha emin adımlarla yürümek gerekiyordu. Bu sebepledir ki Mustafa Kemal PaÅŸa, doÄŸu illerinin mukadderatı için toplanan Erzurum Kongresi’ni -gayesini daha da geniÅŸleterek- bu amaca yöneltmek istedi. Bu sebepledir ki Erzurum Kongresi’ni Sivas Kongresi’ne baÄŸlayarak Millî Mücadele’ye memleket yüzeyinde geniÅŸlik kazandırdı.

          Sivas Kongresi günlerinde de memleketin içinde bulunduÄŸu ağır mütareke ÅŸartları bütün acılığı ile devam ediyordu. Mondros Mütarekesi’nin milletimiz aleyhirıe haksız ve insafsız bir ÅŸekilde uygulanması, İzmir’e çıkmış olan Yunanlıların İtilâf devletlerinden aldığı cüretle Anadolu’nun içine doÄŸru ilerlemesi, çeÅŸitli ÅŸehirlerimizin iÅŸgali Sivas Kongresi günlerinde de birbirini izledi. İşte böyle bir hava içinde Mustafa Kemal PaÅŸa, bir kısım Heyet-i Temsiliye üyeleriyle beraber Sivas Kongresi’ne iÅŸtirak etmek üzere 2 Eylül 1919′da Erzurum’dan Sivas’a geldi. Sivas, Millî Mücadele liderini emsalsiz sevgi gösterileri ve coÅŸkıın bir sevinçle karşıladı.

          Sivas Kongresi, 4 Eylül 1919 günü o zamanlar “Mekteb-i Sultanî” olarak kullanılan bir binanın salonunda, 38 delegenin iÅŸtiraki ile toplandı. Kongre 8 gün devam etti ve 11 Eylül 1919′da Heyet-i Temsiliye seçimini takiben bir beyanname yayımlayarak çalışmalarına son verdi. İlk oturumda yapılan oylamada Mustafa Kemal PaÅŸa. baÅŸkan seçildi.

          Erzurum Kongresi’ni takiben bütün memleketi temsil eden böylesine önemli bir Kongre’nin özellikle Sivas’ta toplanışı, ÅŸehrin stratejik durumu ile ilgili idi. Anadolu’nun ortasında yer alan bu ÅŸehrimiz -mütareke ÅŸartları gereÄŸince İtilâf devletlerini temsilen bazı subaylar bulunmasına raÄŸmen- iÅŸgal altında deÄŸildi. Ulaşım bakırrıından Anadolu yollarının birleÅŸtiÄŸi bir kavÅŸak durumunda idi: o günkü imkânların elverdiÄŸi ölçüde çeÅŸitli Anadolu ÅŸehirlerine ÅŸu veya bu ÅŸekilde baÄŸlanabiliyordu. Her ne kadar Fransızlar Adana üzerinden, İngilizler Samsun’dan ÅŸehri iÅŸgal tehdidinde bulunuyorlarsa da Mustafa Kemal PaÅŸa, böyle bir iÅŸgalin düşmana çok pahalıya mal olacağını hesaplıyordu. Bütün bu avantajları yanında Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Sivas Åžubesi ,ÅŸehirde oldukça iyi teÅŸkilâtlanmıştı.

          İşte bu ÅŸartların oluÅŸturduÄŸu hava içinde gerçekleÅŸen Sivas Kongresi doÄŸrudan doÄŸruya Mustafa Kemal’in çaÄŸrısı üzerine toplanmış , bir millî kongredir. Kongre nin 38 üyesinden 31′ini Batı ve Orta Anadolu illerinden gelen üyeler, 7′sini ise DoÄŸu Anadolu illerini temsilen Erzurum Kongresi’nce seçilen Heyet-i Temsiliye oluÅŸturmuÅŸtu. Böylece Batı ve Orta Anadolu illerinden seçilen delegelerle DoÄŸu illerini temsilen gelen Heyet-i Temsiliye, Sivas Kongresi’ne memleket çapında bir geniÅŸlik ve bütünlük kazandırdı

          Tarihî bir gerçek olarak belirtmek gerekir ki Sivas Kongresi’nin toplanışı sırasında da Erzurum Kongresi’nde olduÄŸu gibi İstanbul Hükûmeti ve idarecileri büyük engeller çıkardılar. Bu sebepledir ki Ankara ve diÄŸer bazı ÅŸehirlerimizden valilik baskısı ile delege seçilemedi. Bazı vilâyetlerden seçilen delegeler de aynı baskı nedeniyle yola çıkmaktan alıkonuldu, dolayısıyla Kongre’ye iÅŸtirak edemedi.

          Sivas Kongresi’nin toplanı`ırıaması için Sivas’ta bulunan Fransız Jandarma MüfettiÅŸi Brüno da baskı yaptı. Vali ReÅŸit PaÅŸa ile görüşerek böyle bir Kongre gerçekleÅŸtiÄŸi takdirde Sivas’ın iÅŸgal edileceÄŸini ve Kongre’nin dağıtılacağını bildirdi. İngilizler de Samsun üzerinden Sivas’ı iÅŸgal edecekleri tehdidinde bulundular. Fakat Mustafa Kemal’in her güçlüğü aÅŸan azmi önünde, bütün bu tehditler sonuçsuz kaldı.

          İstanbul Hükûmeti Erzurum Kongresi’nde yaptığı gibi Sivas Kongresi sırasında da bütün gücüyle Mustafa Kemal’i tevkife yönelmiÅŸti. Anadolu’nun hemen her valisine telgraflar çekilerek Mustafa Kemal’in ne pahasına olursa olsun tutuklanarak İstanbul’a gönderilmesi isteniyordu. Bunu gerçekleÅŸtirmek üzere valiliklere, mutasarrıflıklara yeni atamalar yapıldı. Fakat hiçbir idareci, ÅŸahlanan millî irade ve miUî hava içinde İstanbul Hükûmetinin isteklerini yerine getirmek cesaretini gösteremedi.

          Sivas Kongresi’nin diÄŸer bir özelliÄŸi de delegelerin vatanın kurtuluÅŸu ve milletin mutluluÄŸundan baÅŸka hiçbir kiÅŸisel maksat izlemeyeceklerine, mevcut siyasî partilerden hiçbirinin amaçlanna hizmet etmeyeceklerine dair Kongre’de yemin etmeleri olmuÅŸtu. Bu suretle Millî Mücadele’nin hiçbir siyasî parti adına yapılmadığı, tamamen milleti ve memleketi kurtarma amacına yönelik bir hareket olduÄŸu açıkça belirtilmiÅŸ oluyordu. Sivas Kongresi kararları ÅŸu ÅŸekilde özetlenebilir: 1- Millî sınırlar içinde bulunan vatan parçaları bir bütündür; birbirinden ayrılamaz.

          Evvelce toplanan Erzurum Kongresi, DoÄŸu Anadolu ve DoÄŸu Karadeniz vilâyetlerinin hiçbir sebep ve bahane ile anavatandan ayrılamayacağını ilân etmiÅŸti. Sivas Kongresi sahip olduÄŸu tam yetki ile bu karara bütün memleketi kapsayan bir geniÅŸlik kazandırdı. 2- Her türlü iÅŸgal ve müdahaleye karşı, millet birlik olarak kendisini müdafaa ve mukavemet edecektir. Erzurum Kongresi’ni toplanmaya davet eden baÅŸlıca tehlike DoÄŸu Karadeniz Bölgesinde kurulması düşünülen Pontus Rum devleti ile DoÄŸu Anadolu illerini içine kalacak bir Ermenistan tehlikesi idi. Sivas Kongresi, batıdan gelen Yunan tehlikesini de göz- önüne alarak, vatan topraklarına yönelik hiçbir iÅŸgal ve müdahalenin karşılıksız kalmayacağını mütecaviz düşmana açıkça bildiriyordu. 3- İstanbul Hükûmeti, haricî bir baskı karşısında memleketimizin herhangi bir parçasını terk mecburiyetinde kalırsa vatanın bağımsızlığını ve bütünlüğünü temin edecek her türlü tedbir ve karar alınmıştır.

          Bu madde ile İstanbul Hükûmetinin millet menfaatlerine aykırı herhangi üir karar veya davranışına milletin kayıtsız kalmayacağı, gerektiğinde millî iradeye dayanan bir hükûmetin derhal kurulacağı açıkça belirtiliyordu. 4- Kuva-yı milliyeyi âmil ve irade-i milliyeyi hâkim kılmak esastır.

          Erzurum Kongresi’nde belirlenen bu kural, Sivas Kongresi’nde perçinleÅŸtiriliyordu, Memleketi kurtaracak tek kuvvet, millî ordu idi. Bu ordu, milletin iradesi ve eÄŸilimleri yönünde savaÅŸacâk, bağımsızlık mutlaka gerçekleÅŸecekti. Millet artık egemenliÄŸi- ni kendi eline almıştı; kendi hâkimiyetinden baÅŸka hiçbir güç tanımıyordu. Bu esas gelecekteki Cumhuriyet rejiminin esasırtı oluÅŸturuyordu. 5- Manda ve himaye kabul olunamaz.

          Erzurum Kongresi’nde karar altına alınan bu görüş, Sivas Kongresi’nce de onaylanarak Millî Mücadele’nin temel kuralı haline getiriliyordu. Millî kurtuluÅŸ hareketinin parolası hiçbir devletin merhametine sığınmaksızın” Ya istiklal ya ölüm!” dü. 6- Millî iradeyi temsil etmek üzere Millet Meclisi’nin derhal toplanması mecburidir.

          Erzurum Kongresi kararlarında da belirtilen bu istek, artık bir mecburiyet olarak gösteriliyordu. Aksi takdirde hükûmet kararları millî iradeyi yansıtmayacaktı. 7- Aynı gaye ile millî vicdandan doÄŸan cemiyetler “Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti” adı altında birleÅŸtirilmiÅŸtir.

          Erzurum Kongresi, DoÄŸu Anadolu ve DoÄŸu Karadeniz Bölgelerindeki millî cemiyetleri “Åžarkî Anadolu Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti” adıyla bir merkezde toplamıştı. Sivas Kongresi, bu örgüte -bütün Anadolu ve Rumeli Cemiyetlerini de içine almak üzere- memleket çapında bütünlük kazandırdı. 8- Mukaddes maksadı ve umumî teÅŸkilâtı idare için Kongre tarafından bir Heyet-i Temsiliye seçilmiÅŸtir.

          Erzurum Kongresi, DoÄŸu illerini temsilen 9 kiÅŸilik bir Heyet-i Temsiliye seçmiÅŸti. Sivas Kongresi’nce 6 kiÅŸi daha seçilmek suretiyle “Heyet-i Temsiliye” geniÅŸletilmiÅŸ, bu suretle Türkiye Büyük Millet Meclisi açılıncaya kadar memleket mukadderatında yegâne söz sahibi bir kurul oluÅŸturulmuÅŸtu.

          Sivas Kongresi, Erzurum Kongresi kararlarını geniÅŸleterek, bu kararlara bütün memleketi kapsayan bir nitelik kazandırması bakımından İnkılâp Tarihimizde büyük öneme sahip bir Kongre’dir. Üyelerinin, bütün memlekete ÅŸamil olması sebebiyle de Millî Mücadele baÅŸlangıcında Türkiye’nin mukadderatını çizen, bütün milletin tek vücut halinde birlik olduÄŸunu dünyaya ilân eden millî bir Kongre’dir. Bunun içindir ki tesirleri Erzurum Kongresi’nden daha geniÅŸ oldu.

          Sivas Kongresi’nden sonra Mustafa Kemal PaÅŸa’nın amacı en kısa zamanda Anadolu’da millet temsilcilerinden oluÅŸan bir meclis toplamak ve bu meclisin kuracağı hükûmet ile Millî Mücadele’yi bir merkezden idare etmek idi. Dâhi adam, bu büyük iÅŸi gerçekleÅŸtirmek üzere Sivas Kongresi’nden sonra da Heyet-i Temsiliye Reisi sıfatıyla millî teÅŸkilâtın kuvvetlenmesi yolunda -bütün engelleri aÅŸarak- azimle çalıştı. Bu devre esnasında Mustafa Kemal ve Heyet-i Temsiliye i1e temas temini ve anlaÅŸma zemini arayan İstanbul Hükûmeti, temsilcileri vasıtasıyla 20-22 Ekim 1919 tarihleri arasında Amasya’da onunla görüşmüş ve bir Millet Meclisi toplanmasına ikna olmuÅŸtu. Bu görüşme İnkılâp Tarihimizde “Amasya Mülâkatı” olarak bilinmektedir. Mustafa Kemal, Meclisin Anadolu’da toplanmasını istemesine raÄŸmen, Meclis 12 Ocak 1920′de İstanbul’da toplandı. Fakat İngilizlerin ve gerekse onlara âlet durumunda olan hükûmet adamlarının baskısı sebebiyle olumlu bir faaliyet gösteremedi. Sadece Erzurum ve Sivas Kongrelerinin esaslarını “Misak-ı Millî” halinde kabul ve ilân etti.

          Mustafa Kemal PaÅŸa, 27 Aralık 1919′da bir kısım arkadaÅŸları ve Heyet-i Temsiliye üyeleri i1e beraber Ankara’ya gelmiÅŸti. Artık Millî Mücadele Ankara’dan yönetiliyor, İstanbul’daki asker ve sivil birçok vatansever, Bağımsızlık Savaşında görev almak üzere Ankara’ya geliyordu. Bir süre sonra,16 Mart 1920 tarihinde İstanbul, İtilâf devletleri tarafından fülen iÅŸgal edildi; ÅŸehir yabancılar tarafından tamamen askerî kontrol altına alınmıştı. Bu ÅŸartlar altında Meclis de faaliyet gösteremeyeceÄŸini anlayarak dağıldı; zaten bu sıralarda milletvekillerinin bir kısmı da İngilizler tarafından tutuklanmış bulunuyordu.

          Mustafa Kemal, İstanbul’un iÅŸgali üzerine valiliklere ve kolordu komutanlıklarına talimat vererek Ankara’da toplanacak fevkalâde salâhiyete sahip bir meclise yeni temsilciler seçmelerini bildirdi. Seçimler sür’atle sonuçlandi. Nihayet 23 Nisan 1920′de yurdun her bölgesinden gelen millet temsilcileriyle Ankara’da Türkiye Büyük Millet Meclisi açıldı. Mustafa Kemal, millet iradesini ve egemenliÄŸini temsil eden bu Meclise ve onun hükümetine de baÅŸkan seçilerek artık Türk bağımsızlık mücadelesinin her bakımdan, askerî, siyasî ve sosyal lideri oldu. Ama memleketin içinde bulunduÄŸu ÅŸartlar, kendisinin omuzlarına yüklenen görevi gerçekten çok ağırdı. Tarihten silinmek istenen bir milletin ölüm kalım savaşının,. istiklâl mücadelesinin IiderliÄŸini yapıyordu.

          Ankara’da Millet Meclisi’nin açılması, milli bir hükûmetin kurulması üzerine PadiÅŸah ve İstanbul Hükûmeti de millî mücadeleyi daha geniÅŸ ölçüde baltalama yollarına sapmıştı. Anadolu’da binbir fedakârlıkla oluÅŸturulan millî kuvvetlere karşı halife ve padiÅŸah orduları kuruluyor, baÅŸta Atatürk olmak üzere Millî Mücadele kahramanları, âsi sayılarak idama mahkûm edilmiÅŸ bulunuyordu. DiÄŸer taraftan İzmir’e çıkan Yunanlılar da Anadolu içlerine doÄŸru taarruza hazırlânıyordu. Mütareke ile örgütlü ordu resmen dağıtılmış, silâhları alınmış olduÄŸundan, iÅŸgal altındaki yörelerde düşmana ancak mahallî kuvvetler ve gönüllü müfrezeler karşı koyuyordu. Bu düşman saldırılarının yanı sıra Anadolu’nun bazı yörelerinde Anzavur gibi, Çopur Musa gibi, Postacı Nâzım gibi aldatılmış kiÅŸilerin elebaşılık ettiÄŸi iç isyanlar devam ediyordu.

          Bütün bu iç ve dış güçlüklere, zor ÅŸartlara raÄŸmen Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükûmeti, kısa zamanda duruma hakim olarak düşman kuvvetlerine karşı çeÅŸitli cephelerde büyük baÅŸarılar kazanmaya baÅŸladı. DoÄŸu cephesinde XV. Kolordu Komutanı Kâzım Karabekir komutasındaki kuvvetlerimiz büyük baÅŸarılar kazandı. Bu bölgede Oltu, Sarıkamış ve Kars’ı iÅŸgal suretiyle sınır ÅŸehirlerimize tecavüz eden Ermenilere karşı 28 Eylül 1920′de taarruza geçilerek, merkezi Erivan’da bulunan Ermeni Cumhuriyeti ordusu maÄŸlup edildi ve 29 Eylül 1920′de Sarıkamış, 30 Ekim 1920′de Kars tekrar geri alındı. Ermenilerin barış isteÄŸi üzerine 2/3 Aralık 1920′de Gümrü AntlaÅŸması imzalanarak savaÅŸa son verildi. Gürcistan’a da Ardahan ve Artvin vilâyetlerimiz tahliye ettirildi.

          Güney cephesinde de Adana, Urfa, Antep ve MaraÅŸ bölgelerirıde Fransız birlikleriyle mahallî kuvve’tler arasında ÅŸiddetli çatışmalar oluyordu. Sonuçta Fransızlar 12 Åžubat 1920′de MaraÅŸ’tan, 11 Nisan 1920 günü de Urfa’dan çekilmek zorunda kaldılar. 21 Ekim 1921′de Fransızlarla yapılan “Ankara AntlaÅŸması” Adana, Mersin, Gaziantep ve diÄŸer bazı ÅŸehirlerimizin kurtuluÅŸuna uzandı.

          Yunanlılar 1920 Haziranında, Ankara’da kurulan iki aylık yeni hükûmetin içinde bulunduÄŸu güç ÅŸartlardan yararlanarak 22 Haziran 1920 günü Batı Cephesinde umumî taarruza geçmiÅŸler, büyük kısmı ile gönüllülerden oluÅŸan kuvay-ı milliye cephesini yararak 8 Temmuz 1920 günü Bursa’yı, 29 AÄŸustos 1920 günü de UÅŸak’ı iÅŸgal etmiÅŸlerdi. Bu olaylar seyrederken PadiÅŸah ve İstanbul Hükûmeti de 10 AÄŸustos 1920′de İtilâf devletleriyle Sevr AntlaÅŸmasını imzalamak suretiyle dış düşmanlarımızla birleÅŸmiÅŸ oluyordu.

          Yunanlıların Batı cephesinde ilerleyişi, birçok bölgelerin kuvvet yetersizliği sebebiyle işgal edilmesi üzerine Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı Mustafa Kemal Paşa, cephe komutanları ile görüşmüş, artık gönüllü kuvvetler yerine düzenli bir ordu kurulması gereğini ilgililere bildirmişti. Çünkü olaylar gösteriyordu ki, millî mücadelenin başarısı, bütün kuvvetlerin tek bir otnrite altında toplanmalarına bağlı idi. Bu da millî müfrezelerin, milis kuvvetlerinin, gönüllü teşkilâtların ordu içinde düzenli kıtalar haline getirilmesini gerektiriyordu. Çete halinde dağınık savaşa son verilecek, bütün millî müfrezeler ve gönüllü kuvvetler ordu içinde disiplin ve eğitime tabi tutulacaktı.

          Artık, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı Mustafa Kema1 Paşa, Millî Savunma Bakanı Fevzi Çakmak Paşa ve Genelkurmay Başkanı ve aynı zamanda Batı Cephesi Komutanı Albay İsmet Bey, bütün çalışmalarını düzenli ordunun gerçekleşmesine vermişlerdir. Bu aylar, millî mücadele tarihimizin gerçekten en buhranlı, en çetin aylarıdır.

          Åžimdi 1920 yılının Aralık sonlarındayız. Bir çok millî müfreze, gönüllü örgüt sür’atle millî ordu içinde toplanmaktadır. Ne çare ki ellerinde bir kısım kuvvet bulunan Çerkez Ethem ve kardeÅŸleri, Batı Cephesi kuvvetlerine baÄŸlı kalmak istememiÅŸler, baÅŸlarına buyruk bir siyaset izleme yoluna gitmiÅŸlerdi. Bunlar, Millî Mücadele’nin güç zamanlarında baÅŸardıkları bazı iÅŸlerin verdiÄŸi şımarıklıkla bulundukları bölgelerde sivil memurları diledikleri gibi azlediyor, deÄŸiÅŸtiriyor, kendilerine göre atamalar yapıyorlardı. Batı Cephesi, tek komuta altında örgütlendikçe, düzenli kuvvetler haline geldikçe, Ethem ve kardeÅŸlerinin huzurları daha da kaçıyor, Batı Cephesi yanında Ankara Hükûmeti’ne, hatta Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne dil uzatmaktan çekinmiyorlardı. Artık tutumları, millî hükûmete karşı bir isyan halini almıştı.

          Durum gerçekten nazikti. Binbir emek ve fedakârlıkla kurulan düzenli orduda emir ve komuta birliğini temin bakımından bu sorunun, kesin şekilde çözümlenmesi gerekiyordu. Zira Ethem müfrezesi ordu içinde kaldıkça hiçbir zafer kazanılamayacağı gibi, aksine bu âsi kuvvetler her başarıda orduya ayakbağı olacaktı. Bu sebeple hükûmet Çerkez Ethem kuvvetlerinin ortadan kaldırılmasına karar verdi.

          29 Aralık 1920 günü Batı Cephesi Komutanı İsmet Bey’le Güney Cephesi Komutanı Albay Refet Bey, Çerkez Ethem ve kuvvetlerini ortadan kaldırmak üzere ileri harekete geçtiler. Kütahya yörelerinde bulunan Çerkez Ethem kuvvetleri, Batı Cephesi kuvvetlerin Kütahya’yı iÅŸgali üzerine Gediz’e çekildi. Millî kuvvetler, âsileri takiple 5 Ocak 1921 günü Gediz’i de iÅŸgal edince Çerkez Ethem müfrezesi Simav yönüne çekilmek mecburiyetinde kaldı.

          İşte ÅŸimdi Millî Mücadele’nin en dramatik anları yaÅŸanmaktadır. Batı Cephesi kuvvetleri Çerkez Ethem isyanını bastırmak üzere, eski harp mevzilerinden çok uzaklaÅŸmışlar, Gediz’e kadar ulaÅŸmışlardır. Çerkez Ethem’i takip sebebiyle cephelerin boÅŸaltıldığını, askerlerin mevzilerden uzaklaÅŸtığını haber alan Yunanlılar, içinde bulunduÄŸumuz bu iç buhranı, Ankara Hükûmeti’nin bu çetin ve zor ânını kendileri için büyük bir fırsat bilerek 6 Ocak 1921 günü hem Bursa, hem UÅŸak cephelerinden sür’atle ileri yürüyüşe geçtiler. Amaçları, Türk kuvvetlerini, zayıflayan mevzilerinde âniden bastırıp maÄŸlup etmek, bu suretle EskiÅŸehir ve Afyon’u ele geçirerek kendilerine Ankara yolunu açmaktı. Bu plan gerçekleÅŸtirildiÄŸi takdirde, henüz sekiz aylık millî hükûmeti doÄŸduÄŸu yerde boÄŸmak, kolayca ortadan kaldırmak güya mümkün olacaktı. Düşmanın, taarruz hedefi olarak seçtiÄŸi EskiÅŸehir de, Afyon da askerî yönden önemli kavÅŸaklardı. Bu ÅŸehirlerimizin elden çıkışı, önemli demiryollarının da düşman eline geçmesi demekti. Hele, Bursa ve UÅŸak Cephelerinden ilerleyen düşman kolları, Kütahya önlerinde birleÅŸme imkânı bulursa, Çerkez Ethem’e karşı geride bırakılan kuvvetlerimizi de arkadan vurabilirdi. İşte maÄŸlubiyetimiz halinde ortaya çıkacak korkunç tablo bu idi.

          Düşman taarruzu i1e geliÅŸen bu kritik durum üzerine, Batı ve Güney Cephesi komutanları vaziyeti görüşerek, ister istemez Çerkez Ethem’in takibine ara vermeyi ve Kütahya ve Gediz’e kadar gelmiÅŸ olan kuvvetlerimizin büyük kısmını vakit geçirmeksizin İnönü ve Dumlupınar mevzilerine sevketmeyi kararlaÅŸtırdılar. Ancak Batı Cephesi kuvvetlerinin ÅŸimdi bulundukları Gediz ve Kütahya yöreleri ile İnönü mevzileri arasında 3 günlük bir yol vardı. EÄŸer Yunanlılar, bizden daha önce İnönü mevzilerine ulaÅŸabilirlerse mukavemetsiz, EskiÅŸehir’e kadar yol almış olacaklardı. O halde yapılacak iÅŸ, son sür’atle İnönü mevzilerine yetiÅŸerek ilerleyen düşmanı burada durdurmak olacaktı. Bu amaçla Çerkez Ethem ve kardeÅŸlerine karşı bir kısım kuvvet, Kütahya yöresinde bırakılarak, geri kalan kuvvetler İnönü mevzilerine hareket ettirildi. Keza üç misli düşman kuvvetine karşı İnönü mevzilerini da- ha da takviye etmek üzere, Ankara’da yeni kurulmakta olan 4. Tümen de Cepheye çaÄŸrıldı. Ethem’in takibine ara vererek Kütahya’dan hareket eden 11. Tümen de 9 Ocak sabahı, İnönü mevzilerine varmıştı.

          Öte yandan Yunanlılar sür’âtle ilerleyerek, 8 Ocak 1921 günü Çivril ve Pazarcık’ı, 9 Ocak sabahı da Bilecik ve Bozüyük’ü iÅŸgal ettiler. Fakat bütün bu iÅŸgallere, güç ÅŸartlara, iki ayrı düşmanla savaÅŸ mecburiyetine raÄŸmen sonucun zaferle biteceÄŸi hususunda baÅŸta Atatüxk olmak üzere Millî Mücadele liderlerinin inançları asla sarsılmamıştı. Atatürk, 8 Ocak 1921 günü Türkiye Büyük Millet Meclisi kürsüsünden ÅŸunları söylüyordu: “Efendiler! Dahilde ve hariçteki düşmanlarımız ister çok, ister az olsun, faaliyetlerinin geniÅŸliÄŸi ne olursa olsun, kesin baÅŸarı, son baÅŸarı meÅŸru bir ama izleyenlerde olacaktır.”

          I. İnönü Muharebesi, 9 Ocak 1921 günü öğleden sonra Yunanlıların Bozüyük yönünden ÅŸiddetli taarruzu ile baÅŸladı. Ufak bir köyden ismini alan İnönü, ÅŸimdi Türk KurtuluÅŸ Savaşında dönüm noktası olacak bir muharebeye sahne oluyordu. Ve yıllar sonrâ bu muharebeyi idare eden komutana, Atatürk tarafından “İnönü” soyadı verilecekti.

          Muharebenin ilk günü Batı Cephesi kuvvetleri ile Yunanlılar arasında çok çetin çarpışmalar oldu. Yunanlıların her taarruzu, karşı taarruzla cansiperane püskürtülüyor, ilerlemelerine imkân verilmiyordu. Anlaşılan düşman, umduğunu bulamamıştı. İnönü mevzilerinde boş cepheler yerine, Türk kuvvetlerinin piyade ve topçu ateşiyle karşılaşmaları, onlar gerçekten şaşırtmıştı.

          Muharebe,10 Ocak günü de sabahtan akÅŸama kadar bütün ÅŸiddetiyle devam etti. Bu sabah, Batı Cephesi Komutanı Albay İsmet Bey de Gediz’den muharebe meydanına gelmiÅŸ, savaşı bizzat ateÅŸ hattında idareye baÅŸlamıştı. Bir ara bir alay kadar düşman kuvveti, mevzilerimizdeki bir boÅŸluktan istifade ederek Batı Cephesinin karargâhı bulunan İnönü istasyonunun kuzevine kadar sokulmaya muvaffak oldu. Bu kritik vaziyet karşısında cep- he karargâhı istasyondan alınarak sür’atle İnönü köyüne nakledildi ve cephenin bu kesimi kuvvet kaydırarak takviye edildi.

          Askerlerimiz bugün de, aralıksız devam eden düşman taarruzlarını, bir an gerilemeksizin göğüslüyorlar; Yunanlıların ilerlemesine imkân bırakmıyorlardı. Şüphesiz ki ordumuz, bu taarruzlar karşısında ağır zayiat veriyor; ama canından aziz bildiği kutsal vatan topraklarını her ne pahasına olursa olsun, savunmadan geri kalmıyordu. En nihayet tükenen, gücü kırılan düşman oldu. 2 gündür devam eden taarruzlarından bir başarı elde edemediğini, edemeyeceğini anladı. Artık bu safhada onlar için yapılacak bir şey vardı: Geri çekilmek! Gerçekten Yunan kuvvetleri,10 Ocak 1921 gecesi verdikleri kararla 11 Ocak günü sabahından itibaren Bursa yönünde geri çekilmeye başladılar.

          Bu zafer müjdesi üzerine,11 Ocak 1921 günü Atatürk, Batı Cephesi Komutanı Albay İsmet Bey’e ÅŸu telgrafı çekiyordu: “Bu baÅŸarının, mukaddes topraklarımızı düşman istilâsından tamamen kurtaracak olan kesin zafere hayırlı bir baÅŸlangıç olmasını Allah’tan diler, Batı Cephesinin bütün subay ve erlerini kazandıkları bu zafer dolayısıyla tebrik ederim”.Gerçekten I. İnönü zaferi, Atatürk’ün ifadesiyle kesin zafere hayırlı bir baÅŸlangıç olmuÅŸ, onu II. İnönü, Sakarya, 26 AÄŸustos ve 30 AÄŸustos gibi daha büyük zaferler izlemiÅŸtir.

          Artık sıra, Çerkez Ethem kuvvetlerinin de bırakılan yerden takibine gelmiÅŸti. Sür’atle ileri harekata geçilerek bu âsi kuvvetlerde tamamen ortadan kaldırıldı. Çerkez Ethem ve kardeÅŸleri son çare olarak Yunanlılara sığındılar. Bu isyanın bastırılması ile artık millî orduda emir ve komuta birliÄŸi de tam olarak saÄŸlanmış oldu.

          I. İnönü zaferi içerde ve dışarda büyük etkiler yarattı; büyük siyasî geliÅŸmelere sebep oldu. Bu zaferden sonradır ki, ümitsizlikler boÄŸulmuÅŸ, yeni kurulan devlet, sarsılmaz temeller üzerine oturmaya baÅŸlamış, 20 Ocak 1921 günü ilk Anayasamız, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde kabul edilmiÅŸti. Yine bu zaferle içerde asayiÅŸ ve güven saÄŸlanmış, muntazam ordu kurma çalışmaları daha da kolaylaÅŸmıştı.

          I. İnönü zaferinin dışardaki etkileri de önemliydi. Bu zaferle düzenli ordu, düşman karşısında ilk sınavını veriyor, dost ve düşman önünde yenilmez iradesini sergiliyordu. Bu zafer, yabancı devletlere de artık, millî hükûmetin hatırı sayılıx bir varlık olduÄŸunu gösteriyordu. Bu geliÅŸmeler sebebiyledir ki İtilâf devletleri, 21 Åžubat 1921′de toplanan Londra Konferansı’na İstanbul Hükûmeti i1e beraber Ankara Hükûmeti’ni de çağırdılar. Ancak zaferin gerçek sahibi Ankara Hükûmeti idi. Bu sebeple Ankara delegeleri, Osmanlı heyeti içinde yer almayıp millî davayı savunmak üzere ayrı bir ekip oluÅŸturdular. O kadar ki Osmanlı baÅŸ delegesi Sadrazam Tevfik PaÅŸa, konferansta söz hakkını Ankara Hükûmeti temsilcilerine bırakmak mecburiyetinde kaldı. İşte bu geliÅŸmeler sonucu İtilâf devletleri yeni bir barış teklifi hazırlamak zorunda kaldılar. Yine I. İnönü zaferinin millî hükûmete kazandırdığı dış itibar sayesinde 16 Mart 1921 tarihinde Sovyet Rusya ile “Moskova AntlaÅŸması” imzalandı. Londra’da da Fransa ve İtalya ile barış yolunda bazı müzakereler oldu.

          Ancak Yunanlılar, bu maÄŸlubiyetten ders almayarak kısa süre sonra 23 Mart 1921 günü aynı cephelerden tekrar ileri harekâta geçtiler. 27 Mart 1921 günü Yunanlıların İnönü mevzilerine taarruzu ile baÅŸlayan,II. İnönü muharebesinde de düşman taarruzları birincisinde olduÄŸu gibi durduruldu. 31 Mart 1921′de Batı cephesi kuvvetlerinin karşı taarruza geçmesi sonucu Yunanlılar geri çekilmeye baÅŸladılar. Nihayet 1 Nisan 1921 günü binlerce ölü ile doldurdukları muharebe meydanını tekrar silâhlanmıza terk zorunda kaldılar. Bu suretle Batı cephesinde düşmana karşı II. İnöntı Zaferi adını alan bir büyük baÅŸarı daha kazanıldı. Mustafa Kemal PaÅŸa, Batı Cephesi Komutanı İsmet PaÅŸa’ya gönderdiÄŸi kutlama telgrafında: “Siz orada yalnız düşmanı deÄŸil, milletin ters talihini de yendiniz!” diyordu.

          Şimdi 1921 yılının Temmuz başlarındayız. Yunanlılar Ankara Hükûmetinin reddettiği Sevr Antlaşmasını gerçekleştirmek amacıyla Anadolu topraklarına durmadan kuvvet çıkararak Türklere karşı yeni bir taarruza hazırlanmaktadırlar. Nihayet bu genel düşman taarruzu,10 Temmuz 1921 günü, bütün Batı Cephesi boyunca takviyeli kuvvetlerle başladı. Harekât ilerledikçe Yunan kuvvetleri ile Türk kuvvetleri arasında yer yer şiddetli çarpışmalar oldu. Ancak gerek insan gücü gerekse araç ve gereç yönün ; den Türk kuvvetlerinden sayıca fazla durumda bulunan Yunanlılar birçok yerleri işgal ettiler. Afyon, Eskişehir, Kütahya, Bilecik art arda düşman eline geçti.

          Cepheden gelen bu kaygı verici haberler üzerine 18 Temmuz 1921 günü Türkiye Büyük Millet Meclisi BaÅŸkanı Mustafa Kemal PaÅŸa, Ankara’dan Karacahisar’daki Batı Cephesi Karargâhına geldi. Takviyeli kuvvetlerle geliÅŸen Yunan ilerleyiÅŸi karşısında, o günkü ÅŸartlar altında imkânları sınırlı Türk ordusu için daha da ileri kayıpları önlemek üzere yeni bir strateji tesbitine gerek gördü ve Cephe Kumandanı İsmet PaÅŸa’ya ÅŸu direktifi verdi: “Orduyu, EskiÅŸehir’in kuzey ve güneyinde topladıktan sonra, düşman ordusuyla araya bir mesafe koymak lâzımdır ki, orduyu derleyip toparlamak ve güçlendirmek mümkün olabilsin. Bunun için Sakarya’nın doÄŸusuna kadar çekilmek yerindedir!” Müteakiben bu strateji uygulandı ve Batı Cephesindeki Türk ordusu geri yürüyüşe geçerek 25 Temmuz 1921′de tamamen Sakarya Nehri’nin doÄŸusuna çekildi. Bu karar, harp yönetimi bakımından isabetli bir davranıştı; zira kayba uÄŸrayan, azalan kuvvetlerimizin, tutunduÄŸu mevzilerde tazelenen taarruz gücünp karşı çekilmeksizin uzun sure direıımesı daha büyük kayıpların sebebi olacaktı.

          İnkılâp Tarihimizde “Kütahya-EskiÅŸehir SavaÅŸları” adını alan ve Sakarya’nın doÄŸusuna çekilmemizle sonuçlanan bu çaıpışmalarda ordumuz kendisinden sayıca 2 misli fazla düşman kuvvetleri karşısında oldukça ağır zayiat vermiÅŸ, gerek çarpışmalar gerekse geri çekiliÅŸ esnasında ÅŸehit, yaralı ve kayıp olmak üzere 40.000′e yakın silâhlı kuvvetimiz yok olmuÅŸtu. Ayrıca araç ve gereç kaybımız da büyüktü.

          Ordumuzun bu, Sakarya’nın doÄŸusuna çekiliÅŸ günlerinde Bakanlar Kurulu, tekrar geliÅŸebilecek yeni bir Yunan taarruzuna karşı tedbir olmak üzere Hükûmet Merkezi’nin Ankara’dan Kayseri’ye nakline karar verdi; ancak Meclis’ten onay almak gerekiyordu. Hükûmet kararı, Büyük Millet Meclisi’nin gizli oturumunda açıklandı. Meclis ÅŸahlanmıştı: “Biz buraya kaçmaya mı ,geldik, yoksa düşmanla dövüşmeye mi?” Millet temsilcileri, Ankara’yı harpsiz teslim etmeyi kabul etmediler; hedef son tepeye kadar dövüşmekti. Bu heyecanlı konuÅŸmalar üzerine Meclis, tahliyenin aksine Ankara’nın müdafaasına, bunun için gerekli hazırlıkların yapılmasına karar verdi. Bütün bu zor ÅŸartlara, geçici çekiliÅŸe raÄŸmen sonunda düşmana kati darbe indirileceÄŸine dair, baÅŸta Atatürk olmak üzere Millî Mücadele liderlerinin inançları asla sarsılmamıştı. Mustafa Kemal PaÅŸa’ya göre “Pek uzak olmayan bir gelecekte karşımızdaki Yunan ordusu tükenecek, sonunda imhası mümkün hale gelecekti.” Ancak baÅŸarının en önemli ÅŸartı, herkesin bu sonuca candan inanması ve bu uÄŸurda maddî ve manevî tüm güçlerini memleket savunmasına yöneltmesi idi. Ayrıca unutulmaması gereken nokta, ordumuz, düşmanın arzu ettiÄŸi yerde deÄŸil, bizim arzu ettiÄŸimiz yerde kesin muharebeye girecek ve ona, orada kati darbeyi vuracaktı. Bu bakımdan gerektiÄŸinde geri çekiliÅŸin, bazı yerleri düşmana terk ediÅŸin büyük bir önemi yoktu. AskerliÄŸin gereÄŸini kararsızlığa düşmeden uygulamak gerekiyordu.

          Ne çare ki liderlerin bu inancına raÄŸmen Sakarya’nın doÄŸusuna çekilmenin yarattığı maneviyat bozukluÄŸu Meclis’e de aksetmiÅŸti. Yeni bir ordu oluÅŸturulurken meydana geleıi bu ağır kayıp, bu çekilme ister istemez sarsıntılara sebep olmuÅŸ; bazı çevreleri haklı oTarak endiÅŸe ve tedirginlik kaplamıştı. Bu hava içinde 4 AÄŸustos 1921 günü Büyük Millet Meclisi’nin gizli oturumunda askerî durum ve BaÅŸkomutanlık teÅŸkili üzerinde heyecanlı görüşmeler oldu. Milletvekilleri, yorgun orduyu yeniden canlandıracak, memleketi bu badireden kurtaracak son çareyi aramaktadırlar. Bu çare, Mustafa Kemal’in fülen ordunun başına geçmesidir. Çünkü O, katıldığı bütün savaÅŸlarda yenilmemiÅŸ, yenmiÅŸ bir kumandandır. Bu sebepledir ki konuÅŸmalar onun baÅŸkomutanlığı üzerine alması görüşünde birleÅŸti. Taraftarları gibi muhalifleri de kendisinden, ordunun başına geçmesini istemektedirler. Meclis’in büyük çoÄŸunluÄŸu, taraftarları kurtuluÅŸ için tek çarenin bu olduÄŸu, baÅŸka çıkar yol bulunmadığı fikrindedirler. Bazı milletvekilleri içtenlikle haykırırlar: “Sen mühim bir kumandansın! Büyük bir askersin ve bunu da Çanakkale Muharebesinde ispat ettin. Åžimdi kendini hangi güne saklıyorsun? Sakarya’ya kadar geldi düşman, kendini hangi güne saklıyorsun?” Bu haykırışlar, gerçekten millî iradenin sesi idi ve büyük kahramanı, fiilen ordunun başına davet ediyordu.

          Muhaliflere gelince, onlar da BaÅŸkomutanlığı Mustafa Kemal PaÅŸa’ya vermekle zaten kurtuluÅŸ ümidi kalmadığını kabul ettikleri bir ortamda, geliÅŸecek tüm sorumluluÄŸu onun omuzlarına yüklemeyi amaçlıyorlardı.

          Meclis’te 4 AÄŸustos 1921 günü baÅŸlayan bu görüşmeler, ertesi gün de aynı heyecanla devam etti. Mustafa Kemal PaÅŸa, önce tartışmaların dışında kaldı. Ancak konuÅŸmamasının, tavrını açıkça ortaya koymamasının, onun da gelecekten ümitsiz olduÄŸu ÅŸeklinde yorumlanması ihtimaline karşı, kendisini BaÅŸkomutan görmek isteyen millî iradenin bu ısrarı karşısında, Meclis BaÅŸ kanlığına ÅŸu önergeyi sundu: “Meclis’in sayın üyelerinin umumî surette beliren arzu ve istekleri üzerine BaÅŸkomutanlığı kabul ediyorum. Bu vazifeyi, kendi üzerime almaktan doÄŸacak yararları en kısa zamanda elde edebilmek ve ordunun maddî ve manevî kuvvetini en kısa zamanda artırmak ve yönetimini bir kat daha kuvvetlendirmek için, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin haiz olduÄŸu yetkileri fülen kullanmak ÅŸartiyle üzerime alıyorum. Hayatım boyunca millî hâkimiyetin en sadık bir hizmetkârı olduÄŸumu milletin nazarında bir defa daha doÄŸrulamak için bu yetkinin 3 ay gibi kısa bir müddetle sınırlandırılmasını ayrıca istiyorum”.

          Bu önerge Meclis’in yetkilerini kullanma isteÄŸi sebebiyle bazı itirazlara sebep oldu. Ancak durum, olaÄŸanüstü bir durumdu ve ölüm kalım mücadelesi gibi olaÄŸanüstü ÅŸartlar konuÅŸuyordu. Bu ÅŸartlar içinde Mustafa Kemal PaÅŸa tarafından kabul edilen görev gerçekten çok büyük ve önemli, diÄŸer bir ifade ile Türk milletinin mukadderatı ile ilgili idi. Düşman karşısındaki cephede vakit geçirmeksizin en seri, en doÄŸru kararları verebilmek, ancak Meclis’in yetkilerini anında kullanmakla mümkündü. Esasen Atatürk de bu olaÄŸanüstü ÅŸartlara raÄŸmen, söz konusu yetkinin 3 ayla sınırlı kalmasını istemekle, millî iradeye olan sarsılmaz saygısını gösteriyordu. Nihayet Meclis, bu isteÄŸinde kendisini haklı gördü. Görüşmeler sonucu, 5 AÄŸustos 1921 günü, “Mustafa Kemal PaÅŸa’ya 3 ay süre ile askerliÄŸe ait hususlarda Meclis’in yetkilerini kullanmak koÅŸuluyla BaÅŸkomutanlık tevcih eden Kanun, Büyük Millet Meclisi’nde oybirliÄŸi ile kabul edildi. Kanunda ÅŸu sözlere yer veriliyordu: “Millet ve memleketin mukadderatına bilfiil el koyan yegane yüce kuvvet olan Türkiye Büyük Millet Meclisi, BaÅŸkomutanlık füli vazifesine kendi reisi Mustafa Kemal PaÅŸa’yı memur etmiÅŸtir. BaÅŸkomutan, ordunun maddî ve manevî kuvvetini artırma ve yönetimini bir kat daha kuvvetlendirme hususunda Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin buna ait salâhiyetini Meclis namına fülen kullanmaya yetkilidir. Bu sıfat ve salâhiyet üç ay müddetle sınırlıdır. Meclis lüzum gördüğü takdirde bu müddetin bitiminden evvel dahi bu sıfat ve salâhiyeti kaldırabilir.”

          BaÅŸkomutanlık veriliÅŸinden sonra Mustafa Kemal PaÅŸa kürsüye geldi. Memleketin düşman istilâsından kurtarılacağına dair sarsılmaz inancını bir kere daha ifade ederek Meclis’e ÅŸu teminatı verdi: “Efendiler! Zavallı milletimizi esir etmek isteyen düşmanları, Allahın yardımıyla behemehal maÄŸlûp edeceÄŸimize dair olan emniyet ve itimadım bir dakika olsun sarsılmamıştır. Bu dakikada bu kesin inancımı yüksek heyetinize karşı, bütün millete karşı ve bütün âleme karşı ilân ederim.” BaÅŸkomutan aynı gün ordu ve millete de bir bildiri yayımladı. Bu bildiride de ÅŸu cümleler yer alıyordu: “…. Bana bu vazifeyi tevdi etmiÅŸ olan Meclis ve bu Meclis’te beliren milletin kesin iradesi, hareket tarzımın mihrakını teÅŸkil edecektir. Hiçbir sebep ve suretle deÄŸiÅŸtirilmesine imkân omayan bu kesin irade, her ne olursa olsun düşman ordusunu imha etmek ve bütün Yunanistan’ın silâhlı kuvvetlerinden oluÅŸan bu orduyu, anayurdumuzun mukaddes ocağında boÄŸarak kurtuluÅŸa ve bağımsızlığa kavuÅŸmaktır. ”

          BaÅŸkomutan, artık plânını yapmış ve kesin ÅŸekilde uygulamaya baÅŸlamıştır. Hedef, muvaffakiyete götürecek bütün tedbirleri en kısa zamanda almaktır. Bu amaçla 7 ve 8 AÄŸustos 1921 günleri, kendi imzasıyla 10 adet “Tekâlif-i Milliye” yani “Millî Vergi” emri yayımladı. Bu emirler gereÄŸi her ilçede bir “Millî Vergi Komisyonu” kuruluyordu. Her evden ordunun ihtiyacı için bir kat çamaşır, bir çift çorap, bir çift çarık isteniyordu. Ordunun malzeme ihtiyacı için tüccarın elinde bulunan stoklardarı yüzde kırkına parası zaferden sonra ödenmek üzere el konuluyordu. Herkes hububat, hayvan ve yem bakımından stoklarının yüzde 40′ını yine parası sonradan ödenmek üzere orduya verecekti. Halkın elinde bulunan savaÅŸa elveriÅŸli bütün silâh ve cephane, 3 gün içinde ordu ambarına teslim edecekti. Memleketteki demircilerin, dökümcülerin, marangozların, sanayi imalâthanelerinin listesi çıkacak ve sahiplerinin isimleri belirlenecekti. Böylece bütün memleket, gelecekteki zafer için olaÄŸanüstü bir seferberliÄŸe davet e dilmiÅŸti. Artık millet ve ordu el eleidi ve topyekûn bix harp baÅŸlatılmıştı.

          BaÅŸkomutan bu acil tedbirleri aldıktan sonra 12 AÄŸustos 1921 günü Ankara’dan hareketle Polatlı’daki Cephe Karargâhına geldi. Artık Mustafa Kemal PaÅŸa, cephede ve fülen Türk ordusunun başında idi.

          Åžimdi 1921 yılı AÄŸustos baÅŸlarındayız. Yunan ordusu 13 AÄŸustos 1921 günü Sakarya’daki Türk mevzilerine doÄŸru yeniden ileri harekâta baÅŸladı. 15 AÄŸustos 1921 günü Yunan Kralı Konstantin, ordularına “Ankara’ya!” emrini verdi. Durmaksızın ilerleyen Yunanlılar, birçok ÅŸehir ve kasabalarımızı iÅŸgal ederek sonunda Sakarya’daki savunma hattımıza dayandılar. 23 AÄŸustos 1921 günü, Yunan ordusunun taarruzu ile Sakarya Meydan Muharebesi baÅŸladı. Bütün cephe boyunca taarruz ve karşı taarruzlarla çok ÅŸiddetli muharebeler oldu. Yunan taarruzu, bir çok yerde kıtalarımız tarafından düşmana ağır zayiat verdirilerek durduruldu. Ancak takviyeli Yunan kuvvetlerinin önemli mevzilerimizi ele geçirdikleri, Poiatlı’ya kadar yaklaÅŸtıkları, top seslerinin Ankara’dan duyulduÄŸu zamanlar oldu. Türk mevzileri bir çok noktada yarılmasına raÄŸmen, her nokta inatla savunuluyor, kaybedilen her hattın gerisinde yeni bir savunma hattı oluÅŸturuluyor, böylece düşmanın ilerlemesine imkân verilmiyordu. Zira BaÅŸkomutan, savaÅŸ stratejisi için ÅŸu formülü koymuÅŸtu: “Hatt-ı müdafaa yoktur, sath-ı müdafaa vardır. O satıh bütün vatandır. Vatanın her karış toprağı, vatandaşın kanıyla ıslanmadıkça terk olunamaz. Onun için, küçük büyük her birlik bulunduÄŸu mevziden atılabilir. Fakat küçük, büyük her birlik, ilk durabildiÄŸi noktada, tekrar düşmana karşı cephe teÅŸkil edip muharebeye devam eder. Yanındaki birliÄŸin çekilmek zorunda kaldığını gören birlikler, oria tâbi olamaz. BulunduÄŸu mevzide sonuna kadar dayanmaÄŸa ve mukavemete mecburdur”.

          BaÅŸkomutanın ortaya koyduÄŸu, harp yönetimi bakımından büyük önem taşıyan bu kural, Sakarya’da aynen uygulanmış ve mukaddes vatan toprakları, her kaybedilen hattın gerisinde vakit geçirmeksizin yeniden bir hat teÅŸkili suretiyle sonuna kadar savunulmuÅŸtur. Düşman aÅŸtığı her tepenin ardında “Ankara var!” hulyasıyla harp ediyor, Mustafa Kemal PaÅŸa ise Yunan kuvvetlerini, son darbeyi indireceÄŸi yere, memleketin harim-i ismetine çekiyordu. Nihayet düşmanın taarruz gücü, ilerleme kuvvet ve kudreti gittikçe tükenmeye baÅŸladı. Yunan birlikleri ana mevzilerinden çök uzaklaÅŸmış, gerçekten Türklerin harim-i ismetine düşmüştü. Artık taarruz sırası Türklerindi. 10 Eylül 1921 günü baÅŸlayan karşı taarruzumuzla düşmana ağır zayiat verdirilmiÅŸ, bu taarruz sonucu Yunanlılar batıya doÄŸru çekilmeye baÅŸlamıştı. Bütün savaÅŸ boyunca cepheden ayrılmayan BaÅŸkomutan Mustafa Kemal PaÅŸa, zaman zaman da en ileri meyzilerde görürimüş, hatta ateÅŸ hattına girmiÅŸti. BaÅŸkomutanın en ileri hatta, taarruz eden kıtaların yanında görülmesi ve muharebeyi ateÅŸ hattında bizzat takip ediÅŸi şüphesiz ki subay ve erlerimizin maneviyatları üzerinde büyük tesir yaptı.

          “Sakarya Meydan Muharebesi” adını alan bu büyük ve kanlı savaÅŸ, 22 gün 22 gece devam etmiÅŸ ve nihayet 13 Eylül 1921 günü, düşman Sakarya Nehri’nin doÄŸusunda tamamen imha edilerek büyük bir zafer kazanılmıştı. Bu anlamlı ve büyük baÅŸarı üzerine 19 Eylül 1921 günü Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından, BaÅŸkomutan Mustafa Kemal PaÅŸa’ya Kanunla Müşir (MareÅŸal) rütbesi ve “Gazi” unvanı verildi. Sakarya Zaferinin sonuçları siyasî alanda da kendisini gösterdi. 13 Ekim 1921′de Kafkas Cumhuriyetleri ile Kars AntlaÅŸması, 20 Ekim 1921′de Fransızlarla Ankara AntlaÅŸması imzalandı.

          Sakarya Meydan Muharebesinden sonra mağlup Yunanlılar, Afyon-Eskişehir hattına kadar çekilmişler, bu bölgede mevzilerini kuvvetlendirmek, önemli yerleri tel örgülerle takviye etmek suretiyle savunmada kalmışlardi. Düşmanın bu geniş hat üzerinde üç kolordusu bulunuyordu.

          Yunanlıların, tutundukları bu son mevzilerden de atılmaları, Türk ordusunun kesin sonuçlu bir muharebeyi kazanmasına gerek gösteriyordu. Ancak bu suretle düşmanın Anadolu’dan tamamen çıkartılması mümkün olabilecekti. DiÄŸer taraftan gerek Yunanlılar gerekse İngilizler, mevsimin ilerlemiÅŸ olduÄŸu, Türk hükûmetinin içinde bulunduÄŸu güçlükler ve Anadolu’daki ekonomik durumun ağırlığı sebebiyle Türk ordusunun genel bir taarruzunu imkânsız görüyorlar; ordumuzun bir süre daha dayandıktan sonra ister istemez barış isteÄŸinde bulunacağını hesaplıyorlardı. Bu sebeple kendileri barışa yanaÅŸmıyorlar, iÅŸgal ettikleri toprakları ellerinde bulundurarak vakit kazanmak suretiyle daha kârlı çıkmayı amaçlıyorlardı.

          BaÅŸkomutan Mustafa Kemal PaÅŸa ise düşmanın hayal ürünü bu hesaplarının dışında taarruz hazırlıklarını sürdürmek suretiyle gerçekçi bir yol izliyor; ancak taarruzun zamanını ve ÅŸeklini son derece gizli tutuyordu. Çünkü Atatürk’e göre, “Yarım hazırlıkla , yarım tedbirlerle yapılacak taarruz, hiç taarruz etmemekten daha kötü idi”. Nihayet eldeki bütün imkânlar kullanılarak, memleketin maddî ve mânevî bütün güçleri seferber edilerek taarruz zamanının geldiÄŸine karar verildi. Ama yine de Yunanlılar asker sayısı, araç ve gereç yönünden üstünlüklerini korumakta idiler.

          BaÅŸkomutan tarafından en ince ayrıntılarına kadar hazırlanan Büyük Taarruz ve onu izleyecek meydan muharebesi planı, 27/28 Temmuz 1922 gecesi, AkÅŸehir’e çaÄŸrılan ordu komutanlarına açıklandı. Onların da görüşleri alınarak Batı Cephesi Ordularına 6 AÄŸustos 1922′de gizli olarak “taarruza hazırlık” emri verildi.

          Büyük taarruz planı gerçekten dâhiyane, dâhiyane olduÄŸu kadar da cüretli ve tehlikeli idi. Zira ku.vvetlerimizin hemen tamamı, taarruzun siklet merkezi olarak kabul edilen Afyon-Konya demiryolunun güneyine kaydırılmış, baÅŸka cephelere kuvvet ayırma hususu ister istemez ikinci planda düşünülmüştü. Bunun sonucu olarak EskiÅŸehir-Ankara istikameti açık denecek bir durumda bırakılmıştı. Keza cephenin ağırlık merkezi olarak kabul edilen bölgenin arkası da göller bölgesine dayanıyordu. BaÅŸarısızlık halin- de, bu bölgede savaÅŸan l. Ordu’nun akıbeti kritikleÅŸebilirdi.29/2

          Bu plan, ancak büyük komutanların sevk ve idaresinde başarıya ulaşabilirdi ve bütün riskleri etkisiz kılacak faktör, ne pahasına olursa olsun mağlup olmamak kararı idi. Gerçekten de öyle oldu.

          26 AÄŸustos 1922 sabahı saat 5.30 da topçularımızın ateÅŸiyle Kocatepe’den Büyük Türk Taarruzu baÅŸladı. BaÅŸkomutan da bu esnada Kocatepe’de bulunııyordu. Taarruz, kısa sürede Afyon Konya demiryolu hattı boyunca baÅŸarılı bir ÅŸekilde geliÅŸti. Bu hattın güneyinden I. Ordu, kuzeyinden II. Ordu taarruz ediyordu. Ancak cephenin ağırlık merkezi, I. Ordu bölgesinde toplanmıştı.

          BaÅŸkomutan Mustafa Kemal PaÅŸa’nın büyük bir basiretle ateÅŸ hattında yönettiÄŸi bu taarruzda ordumuzun Genelkurmay BaÅŸkanlığını Fevzi (Çakmak) PaÅŸa, Batı Cephesi Komutanlığını İsmet PaÅŸa üstlenmiÅŸti. I. Ordu’ya Nurettin PaÅŸa, II. Ordu’ya Yakup Åževki PaÅŸa Süvari Kolordusu’na da Fahrettin (Altay) PaÅŸa komuta ediyordu.

          Süratli taarruz sonucu, 26/27 AÄŸustos gecesi Yunan ordusunun bir çok mevzü düşürüldü. Ani baskın ÅŸeklinde geliÅŸen bu taarruz karşısında ÅŸaşıran Yunanlılar çekilmeye baÅŸladı. 27 AÄŸustos 1922′de ordumuz düşman iÅŸgalindeki Afyon’a girdi. Türk ordusunun bu ilerleyiÅŸi karşısında Yunan ordusu, Dumlupınar mevzilerine çekilme kararı aldı. Kuvvetlerimiz 29 AÄŸustos günü de Dumlupınar mevzilerine taarruza baÅŸladı. 30 AÄŸustos günü Dumlupınar bölgesinde 200.000 kiÅŸilik Yunan ordusu tamamen kuÅŸatılmıştı. “BaÅŸkomutan Meydan Muharebesi” adını alan bugünkü savaÅŸta, düşmanın büyük kısmı imha edildi. Bu gece Kütahya da ordumuz tarafından kurtarılmış bulunuyordu.

          Ancak, maÄŸlup düşmanın çekilme yollarının da kesilmesi ve İzmir doÄŸrultusunda aralıksız takibi gerekiyordu. BaÅŸkomutan,1 Eylül 1922 günü komutası altındaki kuvvetlere: “Ordular! İlk hedefiniz Akdenizdir, ileri!” emrini verdi.

          Son süratle İzmir yönünde ilerleyen kuvvetlerimiz, 1 Eylül’ de UÅŸak’ı, 2 Eylül’de EskiÅŸehir’i, 3 EyIül’de Nazilli, Simav, Salihli, AlaÅŸehir ve Gördes’i, 6 Eylül’de Balıkesir ve Bilecik’i, 7 Eylül’ de Aydın’ı, 8 Eylül’de de Manisa’yı kurtardılar. Bu takip esnasında l. Yunan Ordusu Komutanı General Trikopis ile 2. Yunan Ordusu Komutanı General Diyenis ve bir kısım yüksek rütbeli Yunan subayları esir alındılar. Nihayet Türk birlikleri 9 Eylül 1922 sabahı İzmir’e ulaÅŸtılar. Bu sabah Kadifekale’de Türk bayrağı dalgalanıyordu. Artık Anadolu, 4 yıl süren düşman istilâsından, düşman iÅŸgalinden kurtarılmış, “Türkiye Türklerindir!” gerçeÄŸi bir kere daha gözler önüne serilmiÅŸti.

          Mondros Mütarekesiyle baÅŸlatılan ve Sevr AntlaÅŸmasıyla gerçekleÅŸtirildiÄŸi zannedilen Türk milletini Anadolu topraklarından çıkarmak ve tarihten silmek isteyen korkunç ve hain zihniyete karşı, milletimizin maddî ve manevî bütün güç kaynaklarını seferber ederek kazandığı bu büyük zaferler Atatürk’ün ifadesi ile tek bir amaca yönelikti: “Kayıtsız ÅŸartsız bağımsız yeni bir Türk Devleti kurmak!” Atatürk diyor ki: “Hiç bir zafer, gaye deÄŸildir. Zafer ancak kendisinden daha büyük bir gayeyi elde etmek için gereken vasıtadır. Gaye, fikirdir. Zafer bir fikrin elde ediliÅŸine hizmeti nispetinde kıymet ifade eder. Bir fikrin elde ediliÅŸine dayannıayan bir zafer, ömürlü olamaz. O, boÅŸ bir gayrettir. Her biiyült meydan muharebesinden, her büyük zaferin kazanılmasından sonra yeni bir âlem doÄŸmalıdır, doÄŸar. Yoksa baÅŸlı başına zafer, boÅŸa gitmiÅŸ bir gayret olur”.

          Büyük Türk zaferinden sonra da Türk milleti için yeni bir âlem doÄŸmuÅŸ; çaÄŸdaÅŸ, demokratik ve lâik Türk devletinin kuruluÅŸuna uzanacak olan bütün yollar açılmıştı. Bu sebepledir ki memleketi düşman istilâsından temizleyen büyük askerî zaferleri takiben bu baÅŸarıların semerelerini toplamak üzere siyasî faaliyetlere önem verildi. 11 Ekim 1922′de İtilâf devletleriy:e imzalanan Mudanya Mütarekesi ile silâhlar bırakıldı; Türk ve Yunan kuvvetleri arasındaki çarpışma(lara son verildi. Yine bu anlaÅŸmaya göre Edirne’yi de içine almak üzere DoÄŸu Trakya’nın Yunanlılar tarafından tahliyesi kabul edildi; İstanbul ve boÄŸazlar bazı kayıtlarla idaremize bırakıldı. 1 Kasım 1922′de Türkiye Büyük Millet Meclisi kcararı ile saltanatla hilâfet birbirinden ayrılarak saltanat kaldırıldı. O gün Mustafa Kemal PaÅŸa, Meclis kürsüsünden ÅŸunları söylemiÅŸti: “Millet, mukadderatını doÄŸrudan doÄŸruya eline aldı ve millî saltanat ve hâkimiyetini bir şâhısta deÄŸil, bütün fertleri tarafından seçilmiÅŸ vekillerden oluÅŸan bir Meclis-i Âli’de temsil etti. İşte o Meclis, Meclis-i Âli’nizdir; Türkiye Büyük Millet Meclisi’dir. Milletin saltanat ve hâkimiyet makamı yalnız ve ancak Türkiye Büyük Millet Meclisi’dir”. Meclis’in bu tarihî kararı üzerine Vahdettin bir İngiliz harp gemisiyle yurt dışına kaçtı.

          Artık sıra barış görüşmelerine gelmiÅŸti. Lozan Barış Konferansı, 20 Kasım 1922 günü toplandı. Aylarca süren, zaman zaman da çok çetinleÅŸen bu görüşmelerde Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükûmetini -Mudanya görüşmelerinde olduÄŸu gibi- İsmet (İnönü) PaÅŸa temsil ediyordu. Nihayet 24 Temmuz 1923 günü antlaÅŸma imzalandı. Bu antlaÅŸma ile yeni Türkiye Devleti’nin bağımsızlığı bütün dünyaca onaylanıyor, millî sınırlarımız çiziliyor, Ekonomik alanda Osmanlılar devrinden kalma eski pürüzler temizlenerek kapitülâsyonlar kaldırılıyordu. Diplomasi alanında kazanılan bu sonuç gerçekten çok önemliydi. Zira bu antlaÅŸma Atatürk’ün ifadesiyle “Türk milleti aleyhine asırlardan beri hazırlanmış ve Sevr AntlaÅŸmasıyla tamamlandığı zannedilmiÅŸ büyük bir suikastın yıkılışını ifade eden bir vesika” idi. “Bu sebeple Osmanlı devrine ait tarihte benzeri görülmemiÅŸ bir siyasî zafer eseri idi”.

          13 Ekim 1923′de Ankara, Büyük Millet Meclisi kararı ile, Türkiye Devleti’nin Hükûmet Merkezi oldu. Artık mevcut yönetimin isminin de açıkça ifadesi ve ilânı gerekiyordu. Nihayet 29 Ekim 1923 akÅŸamı, -yapıları bir Anayasa deÄŸiÅŸikliÄŸi ile – Cumhuriyet ilân olundu. Milletvekilleri bu büyük olayı ayakta “YaÅŸasın Cumhuriyet!” sesleriyle kutladılar. Bu sonucu takiben CumhurbaÅŸkanlığı seçimine geçildi. Ankara Milletvekili Mustafa Kemal PaÅŸa, oybirliÄŸi ile Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk CumhurbaÅŸkanı seçildi.

          Cumhuriyetin ilânı i1e gerçekleÅŸen bu büyük inkılâbın yanı sıra devlet örgütü ve toplum yönetiminin de çaÄŸdaÅŸ devlet anlayışına uygun olarak lâikleÅŸmesi gerekiyordu. Böyle bir anlayış içinde halifeli Cumhuriyet söz konusu olamazdı. Bu sebeple 3 Mart 1924′te artık hiçbir lüzumu kalmayan, aksine zararlı bir kuruluÅŸ halini almış bulunan halifelik de kaldırıldı ve son halifeyle beraber Osmanlı hanedanı yurt dışına çıkarıldı.

          Artık devletin modern bir ÅŸekil alması ve milletin çaÄŸdaÅŸ uygarlık seviyesine en kısa zamanda eriÅŸebilmesi yolunda büyük inkılâplar birbirini takibe baÅŸladı. Bu devre esnasında ÅŸapka ve kıyafet inkılâplari yapıldı. Halkı uyuÅŸukluÄŸa sevkederek her türlü hayat enerjisini yokeden tekkeler, zaviyeler, türbeler kapatıldı; Åžeriye ve Evkaf Vekâleti kaldirıldı. Lâik devlet prensibi kabul edilerek din ve devlet iÅŸleri kesin olarak birbirinden ayrıldı. Hukuk alanında, ÅŸeriye mahkemeleri ve Mecelle kaldırılarak Türk Medenî Kanunu’yla beraber birçok yeni kânunlar kabul edildi. İlim ve kültür iÅŸlerine büyük önem verildi; Türk Tarih Kurumu ve Türk Dil Kurumu kurularak Türk tarihi ve Türk dili üzerinde çalışmalar yapıldı. Medreseler kapatılarak çaÄŸdaÅŸ kültürü benimseyen Cumhuriyet okulları açıldı. EÄŸitim ve öğretimde, lâik ve millî bir yol takip edildi. Atatürk’ün en büyük eserlerinden biri olan harf inkılâbı meydana geldi; Arap harfleri terk edilerek Lâtin harfleri esasına dayanan Türk alfabesi yapıldı. Üniversite’de de büyük bir reform gerçekleÅŸtirilerek ona çaÄŸdaÅŸ bir görünüm kazandırıldı; bu arada ihtiyaç duyulan çeÅŸitli fakülteler ve kürsüler açıldı. Uluslararası takvim, saat ve rakamlar kabul edildi. Kadın hukukunda reform yapıÎarak Türk kadınına seçme ve seçilme hakkı tanındı. Ekonomik hareketlere önem.verildi. 1923 yılında Türkiye’de ilk defa olarak bir İktisat Kongresi toplanarak memleketin ekonomik problemleri görüşüldü. Ziraî faaliyetler geniÅŸletildi; ticaret ve millî sanayi geliÅŸtirildi. SaÄŸlık iÅŸlerine önem verildi. Güçlü bir ordu kuruldu. Yeni Türkiye Devleti’nin temeli olan bütün bu inkılâplara “Atatürk İnkılâpları” adı verildi. İnkılâpların memlekette daha süratle ve daha saÄŸlam yerleÅŸmesi için bütün Türk halkını içine almak üzere Cumhuriyet Halk Partisi tegkil edildi. Cumhuriyetçilik, milliyetçilik, halkçılık, devletçilik, lâiklik ve inkılâpçılık Türkiye siyasetinin ilkeleri olarak kabul edildi.

          Milleti çaÄŸdaÅŸ uygarlığa götüren bu zorunlu gidiÅŸ karşısında, muhalefeti teÅŸkil eden, fakat bir kolu da tutuculuÄŸa ve gericiliÄŸe dayanan bir grup tedirgin oldu. Politik sahada da kendilerine temsilciler bulan bu grup, bütün bu gidiÅŸten Atatürk’ü sorumlu tuttukları için ona birkaç suikast giriÅŸiminde bulundularsa da muvaffak olamadılar ve millet tarafından tel’in edildiler.

          Mustafa Kemal, inkılâpların büyük kısmını baÅŸardıktan sonra Türk bağımsızlık mücadelesini ve yeni Türkiye’nin kuruluÅŸunu anlatan büyük Nutkunu yazdı. Bunu 1927 yılında, Parti Kongresinde altı gün devam eden büyüleyici hitabetiyle okudu. DeÄŸerli tahlil ve tenkitlerle dolu olan bu eser, Türk tarihinin olduÄŸu kadar Türk edebiyatının da ölmez eserleri arasında yer aldı.

          Büyük Önder, kurtuluÅŸtan sonra memleketi baÅŸtan baÅŸa dolaÅŸarak halka inkılâpların ve yeni Türk Devleti’nin ideolojisini anlattı. 1934 senesinde Meclis, özel bir kanunla kendisine “ATATÜRK” soyadını verdi. Son senelerinde bitmeyen bir heyecanla Hatay’ ın anavatana ilhakına galıştı. Kendisinde mevcut karaciÄŸer kifayetsizliÄŸi zamanla ağırlaÅŸtı; son günlprini hasta ve rahatsız olarak geçirdi. 10 Kasım 1938 perÅŸembe güxıü saat dokuzu beÅŸ geçe Dolmabahçe Sarayı’nda hayata gözlerini kapadı. Ölümü bütün dünyada derin akisler yaptı ve büyük üzüntü yarattı.

          Atatürk’ün na’şı, tahnit edilerek Dolmabahçe Sarayı salonunda özel bir katafalk’a yerleÅŸtirildi. Türk bayrağına sarılı ve başında silâh arkadaÅŸlarının nöbet tuttuÄŸu mukaddes tabut, üç gün müddetle milletin ziyaretine bırakıldı. Na’şı, bilâhere 20 Kasım’da Ankara’ya getirildi. 21 Kasım’da büyük törenle EtnoÄŸrafya müzesindeki geçici kabrine kondu. Cenaze törenine bütün dünya devletleri özel temsilciler gönderdi. Çanakkale’de ve diÄŸer muharebelerde ona karşı savaÅŸmış yabancı generaller törende bilhassa dikkati çekiyordu.10 Kasım 1953′te na’şı, Etnografya müzesinden alınarak muhteÅŸem bir törenle Anıtkabir’e nakledildi.
Kaynak:Kara harb okulu web sitesi.

Bu giriş Pazartesi, Åžubat 9th, 2009 13:22 tarihinde ilan edildi. Atatürk Köşesi. RSS boyunca bu girise RSS 2.0 herhangi bir mesaj ekleyebilirsin.

Cevap Ekleyin